1. SOMA'da hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan rahmet, geride kalanlara baş sağlığı diliyoruz.

kuran'da ehli beyt

Konusu 'Kur-an'ı Kerim' forumundadır ve caglayan tarafından 28 Eylül 2007 başlatılmıştır.

  1. caglayan

    caglayan Acemi Üye

    1- Tathir Ayeti
    “Allah, yalnizca siz Ehl-i Beyt’ten her çesit pislik ve kötülüGü giderip sizi tertemiz kilmak ister.”

    (Ahzab Sûresi: 33)

    Birçok tefsir ve hadis kitaplarinda bu ayet-i kerimedeki “Ehl-i Beyt”ten maksadin, Peygamber’in Ehl-i Byeti ve onlarin da, “Hz. Ali, Hz. Fatima, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (a.s)" olduGu açiklanmistir.

    Suyutî, ed-Dürr'ül-Mensur adli tefsirinde, Taberanî'nin, Ümmü Seleme'den söyle tahriç ettiGini bildiriyor: "Peygamber (s.a.a), kizi Fatima (a.s)'a söyle buyurdu: “Kocani ve çocuklarini benim yanima getir.” O da gidip onlari getirdiGinde, Peygamber (s.a.a) Fedek’ten getirilmis olan abasini onlarin üzerine atti ve mübarek ellerini onlarin üzerine koyup söyle buyurdu: “Allah'im, bunlar Muhammed’in ailesi ve soyudur, kendi rahmet ve bereketlerini Muhammed’in ehli ve soyunun üzerine indir; nasil ki Ibrahim'in soyuna indirdin. süphesiz ki sen, övülensin, yücesin.”

    Ümmü Seleme diyor: “Ben de abanin altina girmek ve onlara katilmak istedim ve bunun için abanin bir ucunu kaldirdim. Peygamber (s.a.a) abayi benim elimden çekti ve abanin altina girmeme müsaade etmedi ve söyle buyurdu: “Sen hayir ve saadet üzeresin.”[1]

    Peygamber (s.a.a)'in zevcesi Ümmü Seleme'den nakledilen diGer bir hadiste de söyle geçer: “Peygamber (s.a.a) Ümmü Seleme’nin evinde bir yatakta yatmisti ve üzerine de bir Hayber abasi örtmüstü. O sirada Fatima (a.s) biraz yemek getirdi. Peygamber (s.a.a) buyurdu: “(Ey Fatima!) Kocani ve çocuklarin Hasan ve Hüseyin’i benim yanima çaGir.” O da onlari çaGirdi. YemeGi yedikleri sirada Peygamber (s.a.a)’e su ayet nazil oldu:

    “Allah, yalnizca siz Ehl-i Beyt’ten her çesit pislik ve kötülüGü giderip sizi tertemiz kilmak ister.”

    Peygamber (s.a.a) üzerindeki abanin fazlasini onlarin (Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin'in) üzerine örttü, daha sonra elini abadan çikarip göGe kaldirarak söyle dua etti:

    “Allah'im, bunlar benim Ehl-i Beytim ve bana ait olan kimselerdir; öyleyse her türlü pisliGi ve kötülüGü onlardan gider ve onlari tertemiz kil.”

    Hz. Peygamber (s.a.a), bu sözü üç defa tekrarladi. Ümmü Seleme diyor: “Bende basimi o örtünün altina soktum ve dedim: “Ya Resulullah! Ben de sizinle miyim?” Peygamber (s.a.a) iki defa buyurdu: “Sen hayir ve saadet üzeresin.”[2]

    Hz. Peygamber (s.a.a), devamli olarak bu ayetin manasini ümmetine açikliyor ve bu ayette açiklanan nur ve hidayetten ayri düsmemeleri için sürekli olarak onlarin dikkatini bu ayete çekiyordu. Örnek olarak su hadis-i serifi zikredebiliriz:

    Peygamber Ekrem buyuruyor ki:

    “Bu ayet (Tathir Ayeti) bes kisinin hakkinda nazil olmustur: Ben, Ali, Fatima, Hasan, ve Hüseyin...”[3]

    Bu ayetin tefsirinde, Ehl-i Beyt (a.s)'dan maksadin kimler olduGu hakkinda Aise'den söyle bir rivayet nakledilmektedir:

    “Bir gün Peygamber (s.a.a) üzerinde siyah yünden dokunmus nakisli bir kumas olduGu halde disari çikti. O sirada Hasan b. Ali geldi, Peygamber onu o kumasin altina aldi; sonra Hüseyin geldi, Peygamber onu da o kumasin altina aldi; sonra Fatima geldi, Peygamber onu da o kumasin altina aldi; daha sonra da Ali geldi, geldi, Peygamber onu da o kumasin altina aldi ve su ayeti okudu: “Allah, yalnizca siz Ehl-i Beyt’ten her çesit pislik ve kötülüGü giderip sizi tertemiz kilmak ister.”

    Baska bir rivayette söyle nakledilmistir: “Peygamber (s.a.a) sabah namazina giderken Fatima’nin evinin önünden geçer ve söyle buyururdu:

    “Namaz vaktidir, ey Ehl-i Beyt! Namaz vaktidir... Allah, yalnizca siz Ehl-i Beyt’ten her çesit pislik ve kötülüGü giderip sizi tertemiz kilmak ister."[4]

    Evet, Kur’an-i Kerim, Ehl-i Beyt (a.s)'dan bu sekilde bahsetmekte ve onlarin her çesit pislikten, günahtan, heva ve hevesten pâk ve temiz olduklarini belirtmektedir. Bunun için, onlarin amelleri ve sahsiyetleri bütün Müslümanlara örnektir. Kur’an-i Kerim’in onlari bu sekilde tanitmasindan maksat, ümmete onlarin yüce makam ve deGerlerini açiklayarak, ümmetin onlara tabi olmasini, seriati kavrayip, ilahî hükümleri anlmakta onlara basvurmasini saGlamak, görüs farkliliklarinda, anlayis ve inanç çeliskilerinde onlara amelî bir ölçü tayin etmektir. Kur’an-i Kerim'in, birçok ayette bu manayi tekit etmesi, Ehl-i Beyt (a.s)’in Hz. Peygamber’den sonra Müslümanlarin rehberi olduklarini açikça gözler önüne sermektedir.

    Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in, aylarca devamli olarak sabah namazlarinda Hz. Ali (a.s) ve Hz. Fatima (a.s)’in kapisina gelerek onlari “Ehl-i Beyt” diye çaGirmasinin, bu ailenin sahsiyetini tanitmak, “Tathir Ayeti”ni tefsir etmek, Ehl-i Beyt (a.s)’in makamini ümmete anlatarak ümmetin dikkatini onlara çekmek ve Ehl-i Beyt'in sevgi, itaat ve velâyetlerini ümmete farz kilmaktan baska bir amaci olamazdi.

    Taberanî, Ebu’l-Hamra’dan söyle rivayet ediyor: “Alti ay Peygamber (s.a.a)’in, Ali (a.s) ve Fatima (a.s)’in kapisina gelip söyle dediGine sahit oldum:

    “Allah, yalnizca siz Ehl-i Beyt’ten her çesit pislik ve kötülüGü giderip sizi tertemiz kilmak ister.”[5]

    Fahr-i Razî de bu hadisi söyle naklediyor:

    “Ey Peygamber kendi ehlini (aileni) namaza emret ve onun üzerinde sebatla dur.” ayeti nazil olduktan sonra Hz. Resulullah (s.a.a), Hz. Ali (a.s) ve Hz. Fatima (a.s)’in evine gelip; “Namaz vaktidir, Ey Ehl-i Beyt! “Allah, yalnizca siz Ehl-i Beyt’ten her çesit pislik ve kötülüGü giderip sizi tertemiz kilmak ister.” derdi."

    Ayni kitapta, Hammad b. Seleme’nin Ali b. Zeyd’den, onun da Enes’ten rivayet ettiGi hadise de yer veriliyor. O hadiste de söyle deniyor: “Hz. Peygamber (s.a.a), alti ay boyunca namaza gittiGi zaman Fatima (a.s)’in evinin önünden geçip söyle buyuruyordu: “Namaz vaktidir, ey Ehl-i Beyt! Allah, yalnizca siz Ehl-i Beyt’ten her çesit pislik ve kötülüGü giderip sizi tertemiz kilmak ister.”[6]

    Allah-u Teala’nin Hz. Resulullah’a: “(Ey Peygamber!) Ehlini namaza emret...” hitabinda bulunduktan sonra, Peygamber’in namaz vakitlerinde bu sekilde davranmasi, Müslümanlara, Allah’in kendilerinden her türlü kötülüGü gidererek tertemiz kildiGi Ehl-i Beyt’in kimler olduGunu ve Hz. Resulullah’in onlara verdiGi has önemi göstermektedir.

    Bundan baska, Tathir Ayeti'nin hem manasi ve hem de onda kullanilan lafizlar, Ehl-i Beyt'ten maksadin bu bes kisi olduGunu göstermektedir. Zira, tefsir kitaplarinda da açiklandiGi gibi, eGer Ehl-i Beyt’ten maksat, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) hanimlari olsaydi, onlara, erkeklerde kullanilan “ankum” ve “yutahhirekum” kelimelerindeki "kum" zamirleri yerine, kadinlarda kullanilan "ankunne" ve "yutahhirekunne" zamirleriyle hitap edilirdi; yani, müennes (kadin) zamiriyle hitap edilirdi. Oysa onlara “ankum” ve “yutahhirekum” kelimelerinde olduGu gibi, müzekker (erkek) zamirleri ile hitap edildiGini görüyoruz. Bu ise, maksadin, Peygamber'in hanimlari olmadiGini göstermektedir.

    Bu ayet-i kerime, gerçeGi anlamakta süpheye düsmemek ve Kur’an-i Kerim'in hedeflerinden uzaklasmamak için bize çok genis ve derin içerikli bir yolu çizerek Islâmî yasantida temel gerçeklere dikkatimizi çekiyor ve ümmeti, Ehl-i Beyt temeli ve ekseni etrafinda temizlik ve bütün günah ve pisliklerden arinma esasi üzerine toplamak istiyor.

    Müslümanlar arasinda, Ehl-i Beyt’ten baska, Kur’an-i Kerim'in “mutlak taharet” ve “günah ve kötülüklerden uzak olma” sifatlarinin kendilerinde olduGuna taniklik ettiGi hiç kimse yoktur.

    2- Meveddet Ayeti
    “(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: Sizden tebliGime karsilik bir ücret istemiyorum; istediGim, ancak yakinlarima (Ehl-i Beytime) sevgidir.”

    (sûra Sûresi: 23)

    Hz. Peygamber (s.a.a), bu ayetten kimlerin kastedildiGini ve sevgileri ve itaatleri farz olanlarin kimler olduGunu Müslümanlara beyan etmistir.

    Tefsir, hadis ve tarih yazarlari bu ayetteki “Kurba” (Peygamber'in yakinlari) kelimesinden maksadin, “Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin (a.s)" olduGunu nakletmislerdir.

    Zemahserî, Kessaf adli tefsirinde söyle yaziyor: “Nakledilmistir ki, müsrikler bir gün toplanip kendi aralarinda söyle konusuyorlardi: “Acaba Muhammed, yaptiklarindan dolayi karsilik olarak bir sey isteyecek mi?” O zaman; "De ki: Sizden tebliGime karsilik bir ücret istemiyorum; istediGim, ancak yakinlarima (Ehl-i Beytime) sevgidir.” ayeti nazil oldu.”

    Zemahserî daha sonra sözüne söyle devam ediyor: “Bu ayet nazil olduGu zaman Peygamber'e: “Ya Resulullah! Sevgi ve muhabbetleri bize farz olan yakinlarin kimlerdir?" diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.a): “Onlar Ali, Fatima ve iki evlatlari Hasan ve Hüseyin'dir." diye buyurdular."[7]

    Ahmed b. Hanbel de, Müsned’inde kendi senedi ile Said b. Cübeyr’den, o da Ibn-i Abbas’tan (r.a) söyle naklediyor:

    "Meveddet ayeti nazil olduGunuda Peygamber'e: “Ya Resulullah! Sevgi ve muhabbetleri bize farz olan yakinlarin kimlerdir?" diye sordular. Resulullah: “Onlar Ali, Fatima ve onlarin iki evladidir.” diye buyurdu."[8]

    Fahr-i Razî, kendi tefsirinde, Kessaf tefsirinin sahibi Zemahserî’den “Âl-i Muhammed” hakkindaki görüsünü naklettikten sonra aynen söyle yaziyor:

    “Benim görüsüme göre, “Âl-i Muhammed” Muhammed’in Ehl-i Beyti, Hz. Muhammed ile irtibati çok yakin olan kimselerdir. Bu irtibat daha kuvvetli ve daha kâmil oldukça yakinliGin ölçüsü de artacaktir. Hiç süphesiz, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’in Hz. Peygamber'e olan yakinliklari, onunla olan irtibatlari herkesten daha fazla ve daha kuvvetli idi. Bu, mütevatir olarak nakledilmis ve ispat olunmustur. O halde, onlarin “Âl-i Muhammed” olduGu ortaya çikiyor.

    “Âl” kelimesinin açiklamasinda deGisik görüsler ortaya atilmistir. “Âl”dan maksadin “akrabalar” olduGu görüsünü kabul etsek, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’in “Âl-i Muhemmed” olduGu açiktir. Bazilari, “Âl”dan maksadin bütün ümmet olduGunu ileri sürmüslerdir. Ama bu görüs batil bir görüstür. Çünkü bu görüs, “Âl” kelimesinin sözcük anlamina tamamen ters düsmenin yani sira, ümmetin tümünün “Âl” sayildiklari için zekat yemelerinin haram olmasini da gerektirir. Oysa bunun doGru olmadiGi ortadadir. Dolayisiyla Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin'in “Âl” kelimesinin kapsamina girdikleri kesindir; oysa onlardan baskalarinin bu kelimenin kapsamina girmesinde ihtilaf vardir. Baskalarinin “Âl” kelimesinin kapsamina girmesi, gerçekte akilin ve naklin hilafinadir.”

    Daha önce de söylediGimiz gibi, Zemahserî nakletmistir ki: "Bu ayet (Meveddet Ayeti) nazil olduGunda Peygamber’e: “Ya Resulullah! Muhabbet ve sevgileri bize farz olan yakinlarin kimlerdir?" diye soruldu. Bunun üzerine Hz. Resulullah: “Ali, Fatima ve onlarin iki evladidir.” dediler. Dolayisiyla buradan da onlari sevmenin farz olduGu ortaya çikar.

    sunu da eklemek gerekir ki, Hz. Peygamber (s.a.a) Fatima (a.s)’i çok seviyor ve söyle buyuruyordu:

    “Fatima benim vücudumun bir parçasidir; onu inciten, rahatsiz eden beni incitip rahatsiz etmistir.”

    Yine mütevatir olarak Hz. Muhammed (s.a.a)’in Ali, Hasan ve Hüsyin'i çok sevdiGi rivayet edilmistir. Bu sabit olunca Peygamber’in ümmetine de onlari sevmek farz olur. Zira Kur’an-i Kerim buyuruyor ki:

    “(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: EGer Allah’i seviyorsaniz, bana uyun ki Allah da siz sevsin...” (Âl-i Imran Sûresi: 31)

    "... Ve ona (Peygamber’e) uyun ki doGru yolu bulmus olasiniz.” (A’raf Sûresi: 158)

    “Onun (Peygamber'in) emrine aykiri hareket edenler, Allah’in azabindan sakinsinlar.” (Nur Sûresi: 63)

    “(Ey Müslümanlar!) Andolsun ki, Allah’in Resulü’nde sizin için uyulacak güzel bir örnek var. (O, sizin için en güzel örnektir.) ...” (Ahzab Sûresi: 21)

    Buna göre, Hz. Peygamber (s.a.a)’in Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin'i sevdiGi ve onlara önem verdiGi için, Müslümanlarin da Hz. Peygamber (s.a.a)’e uyarak onlari sevmesinin, onlara önem vermesinin farz olduGu anlasilir.

    Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’ne dua edip salâvat göndermek de, Ehl-i Beyt’in büyük bir makama sahip olduklarini gösterir. Hatta namaz kilarken bile “Tesehhüd”ün sonunda; "Allah’im, Muhammed’e ve Muhammed’in Âline salâvat ve rahmet gönder.” seklinde onlara dua ederek salâvat göndermek farzdir.

    Bu büyük tazim ve saygi Ehl-i Beyt’ten baska hiç kimsenin hakkinda bulunmamaktadir. Bütün bu zikredilenler, Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’ni sevmenin farz olduGunu göstermektedir.

    Imam safiî bir siirinde söyle diyor:

    “Ey yolcu! Mina kumluGunda biraz dur; seher vakti hacilar Mina’ya akin yaptiklarinda, büyük bir irmak gibi cosup gittiklerinde, Hif’in[9] sakinlerine ve ayaktakilere seslen; onlara de ki: EGer Muhemmed’in Ehl-i Beyti’ni sevmek rafizilik ise (dini terketmkse), öyleyse bütün insanlar ve cinler tanik olsunlar, ben rafiziyim."[10]

    Taberî, Ibn-i Abbas’tan naklettiGi bir hadiste söyle diyor:

    “Meveddet Ayeti nazil olduGunda Müslümanlar Resulullah’a: “Muhabbeti ve sevgisi bize farz olan akrabalarin kimlerdir ya Resulullah?” diye sordular. Resulullah (s.a.a): “Ali, Fatima ve onlarin iki evladidir." diye buyurdular."

    Bu hadisi, Ahmd b. Hanbel de, Menakib adli kitabinda nakletmistir.[11]

    Ibn-i Münzir, Ibn-i Ebî Hatem, Ibn-i Merdeveyh ve Taberanî (Mu’cem-i Kebir’de) Ibn-i Abbas'tan söyle naklediyorlar:

    "Meveddet Ayeti nazil olunca Müslümanlar: “Ya Resulullah! Muhabbet ve sevgileri bizlere farz olan yakinlarin kimlerdir?" diye sordular. Resulullah (s.a.a): “Ali, Fatima ve onlarin iki evladidir.” diye buyurdular."[12]

    Yine Mu’cem-i Kebir adli kitapta sahih olarak Imam Hasan b. Ali (a.s)'dan nakledilmistir ki: "Hz. Ali (a.s), bir gün halka hutbe okuyarak söyle buyurdu:

    “Ben, Allah’in: “De ki: TebliGime karsilik bir ücret istemiyorum; istediGim, ancak yakinlarima sevgidir.” buyurarak sevgi ve muhabbetlerini tasimayi Müslümanlara farz kildiGi Ehl-i Beyt’tenim.”

    Kur’an-i Kerim, Tathir Ayeti'nde, Ehl-i Beyt’in bütün pislik, kötülük ve günahlardan pak ve temiz olduGunu ispat etmis, böylece onlarin ne kadar deGerli olduklarini ve Islâm ümmetinin hayatinda ne kadar büyük bir role sahip olduklarini açiklamistir. Bundan dolayi da muhabbet ve sevgileri farz kilinmistir. Kur’an’in, onlara sevgi ve muhabbet beslemeyi farz kilmasindan maksadi, yalnizca duygusal bir irtibat ve kalbî bir muhabbet deGildir. Zira, insanin sadece içinde bulunup, vicdaninda yasayan, ama amellerinde herhangi bir etkisi olmayan muhabbet ve sevginin bir faydasi yoktur. Hz. Peygamber (s.a.a)’in yakinlarina gerçek sevgi ve muhabbet, ancak onlara tabi olmak, onlarin yolunda hareket etmek, onlarin söz ve amellerine uymak ve onlari ümmetin hakikî önderleri ve imamlari olarak kabul etmekle olur.

    Kur’an-i Kerim, Hz. Peygamber (s.a.a)’in, ümmetine: “Ben sizden peygamberlik ve Allah’in ahkâmini tebliG etme yolunda çektiGim zhametler ve zorluklara karsilik Ehl-i Beytimi ve yakinlarimi sevmekten baska hiçbir ücret istemiyorum.” demesini emrederken, gerçekte, ümmetin takip edeceGi doGru yolu, inançlarini ve seriatin hükümlerini öGrenmekte kime basvuracaklarini göstermektedir. Kur’an-i Kerim, bu vesileyle ümmeti Ehl-i Beyt’in yoluna sevk etmek istemistir.

    EGer Ehl-i Beyt’in yolu, doGru yol olmasaydi ve onlar ümmeti hidayet etmek için yetersiz olsalardi, hiçbir zaman böyle bir ayet nazil olmaz ve Peygamber (s.a.a), zahmetlerinin karsisinda, Ehl-i Beytini sevmeyi ümmetinden istemezdi.

    Bütün bunlardan su neticeyi elde ediyoruz: Kur’an’in bu ayeti, bizim Ehl-i Beyt’in yolunda gidip her seyde onlara uymamizin gerekli olduGunu bildirmektedir. Zira o büyük insanlarin pak, tertemiz ve her yönden doGru bir sahsiyete sahip olduklari herkesçe bilinmektedir. Kur’an-i Kerim, bu ve bunun gibi ayetlerle, Ehl-i Beyt’in yolunu tutmak ve Islâm’i onlardan öGrenmek için ümmete güvence vermektedir.

    Bu ayet-i kerime ve Hz. Peygamber (s.a.a)’den bu mübarek ayetle ilgili olarak nakledilen hadisler, Ehl-i Beyt’in muhabbetini her Müslümanin kalbine yerlestirmekte ve Müslümanlarin Ehl-i Beyt hakkinda ne sekilde düsünmeleri gerektiGini, onlarin düsmanlarina ve dostlarina nasil davranmalari gerektiGini, Ehl-i Beyt’in fikih, tefsir, düsünce ve inanç alanindaki açiklamalari, onlarin dinî ve siyasî önderlikleri karsisinda vazifelerinin ne olduGunu açiklamaktadir.

    3- Mübahele Ayeti
    “(Ey Peygamber!) Sana gelen bilgiden sonra, kim seninle bu hususta tartisacak olursa, de ki: Gelin, çocuklarimizi ve çocuklarinizi, kadinlarimizi ve kadinlarinizi, kendimizi ve kendinizi çaGiralim, sonra Allah’in lânetini yalancilarin üzerine kilalim.”

    (Âl-i Imran Sûresi: 61)

    Tarihçiler ve müfessirler, Islâm tarihinde meydana gelen çok önemli bir olayi nakletmislerdir ki, bu olay, Hz. Peygamber (s.a.a)'in Ehl-i Beyti’nin (Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin) Allah (c.c) katinda olan deGerlerini ve Müslümanlarin arasinda olan makamlarini açikça ortaya koymustur.

    “Mübahele” olarak anilan bu olayi tarihçiler, müfessirler ve raviler söyle nakletmislerdir:

    “Hiristiyan olan Necran kabilesinden bir heyet,[13] Hz. Muhammed (s.a.a)’in yanina gelip onun peygamberliGi hakkinda bahsedip delil isteyince, Allah-u Teala bu ayet-i kerimeyi nazil ederek Hz. Peygamber'e; Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’i -Allah’in selâmi onlarin üzerine olsun- yanina alip çöle çikmasini, Hiristiyanlara da kendi hanim ve çocuklariyla birlikte çöle çikmalarini, sonra da Allah’tan yalancilarin üzerine lânet ve cezasini indirmesi için dua etmelerini emretti."

    Zemahserî, Kessaf adli tefsirinde söyle yaziyor:

    “Hz. Peygamber (s.a.a), Necran Hiristiyanlarini mübahele[14] etmeye çaGirdiGi zaman dediler ki: “Müsaade edin, dönüp bu konuda biraz düsünelim. Kendi aralarinda toplanip konustuklari zaman, fikir sahipleri olan Akib'e dönerek: “Ey Mesih'in kulu! Senin görüsün nedir?" diye sordular. O da söyle dedi: “Ey Hiristiyan Cemaati! Andolsun Allah’a ki, siz Muhammed’in Allah tarafindan gönderilen bir peygamber olduGunu ve O'ndan hak bir kitap getirmis olduGunu biliyorsunuz. Allah’a andolsun ki, peygamberi ile mübahele eden hiçbir ümmetin büyükleri diri kalmamis ve küçükleri de büyümemistir. EGer onunla mübahele ederseniz, gerçekten hepimiz helâk oluruz. Bununla beraber yine de kendi dininizin üzerinde kalmak isterseniz, bu sahisla (Muhammed’le) vedalasin ve kendi diyariniza dönün." Bu arada Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Hüseyin'i kucaGina almis, Hz. Hasan'in elinden tutmus, pesi sira Hz. Fatima ve onun pesi sira da Hz. Ali olduGu halde geldi ve: “Ben dua ettiGim zaman siz de amin deyin.” diye buyurdular.

    Necran papazi bu manzarayi görünce, Hiristiyanlara dönerek söyle dedi:

    “Ey Hiristiyan topluluGu! Ben öyle simalar görüyorum ki, Allah bir daGi onlarin hürmetine yerinden koparmak istese, koparir. Onlarla mübahele etmeyin. EGer mübahele ederseniz, helâk olursunuz ve kiyamet gününe kadar yeryüzünde bir Hiristiyan kalmaz. Bunun üzerine Hiristiyanlar, Hz. Peygamber (s.a.a)'e dediler ki: “Ey Ebe’l-Kasim! Biz seninle mübahele etmemeye karar verdik; sen kendi dininde kal, biz de kendi dinimizde.”

    Hz. Peygamber (s.a.a) de söyle buyurdu: “EGer mübahele etmiyorsaniz, öyleyse Islâm dinini kabul edin ve Müslüman olun ki, Müslümanlarin menfaat ve zararlarina ortak olasiniz.” Hiristiyanlar bunu kabul etmeyince, Peygamber (s.a.a) söyle buyurdu: “Öyleyse sizinle savasacaGim.” Onlar söyle dediler: “Bizim Arap milleti ile savasmaya gücümüz yoktur. Fakat seninle bir anlasma yapmaya haziriz. EGer bizimle savasmaz, bizi korkutmaz ve bizi kendi dinimizden döndürmezseniz, her yil size iki bin tane elbise veririz. Bunlarin yarisini safer ayinda ve yarisini da recep ayinda veririz. Bundan baska, bir de demirden dokunan otuz adet zirh veririz.” Peygamber (s.a.a) de buna razi oldu ve daha sonra söyle buyurdu:

    “Canim elinde olan Allah’a andolsun ki, Necran ehlinin helâk olma vakti gelip çatmisti. EGer onlar mübahele etmis olsalardi, süphesiz ki suret deGisip maymun ve domuz olacaklardi ve bu sahra onlar için atesten bir cehenneme dönecekti. Hatta aGaçlarin üstündeki kuslar da dahil olmak üzere Necran ehlinin hepsi helâk olacakti ve bir yil bile geçmeden bütün Hiristiyanlar yok olup gideceklerdi.”

    Zemahserî, bu olayi naklettikten sonra, Mübahele Ayeti'nin tefsiriyle ilgili olarak Ehl-i Beyt’in büyüklüGü hakkinda Aise’den rivayet ettiGi bir hadis ile Ehl-i Beyt’in makamini açikliyor ve söyle diyor:
    “Allah-u Teala bu ayette, onlari 'kendimiz' diye tabir edilen kimseden de önce zikretmistir ki, onlarin Allah katindaki özel makamlarini ve yakinlik derecelerini açikça bildirsin. Bu ayet, 'Ashab-i Kisa'nin[15] fazilet ve üstünlüGüne en büyük ve en güçlü bir delildir.

    Ayni zamanda bu olay, Hz. Resulullah'in nübüvvetinin doGruluGuna da güzel bir delildir. Zira ister dost olsun, ister düsman, hiçbir sahis, Hiristiyanlarin, Hz. Peygamber (s.a.a)'in mübahele isteGini kabul ettiklerini nakletmemistir."[16]

    Iman ordusuyla sirk ordusunun karsi karsiya geldiGi bu olayda sadece bunlarin öne çikmasi, onlarin hidayet önderleri, ümmetin seçkinleri, ileri gelenleri ve ümmet içinde dulari geri dönmeyen, sözleri yalanlanmayan en temiz ve en kutsal kisiler olduklarini göstermektedir.

    Iste buradan sunu anliyoruz: Ehl-i Beyt’ten gelen fikirler, hükümler, hadisler, tefsirler ve hidayetler, tertemiz bir kaynaktan sadir olduGu için hak ve güvenilirdir; sözleri, amelleri ve yollarinin doGruluGunda hiçbir kusku bulunmayan sahislar, onlardir.

    Kur’an-i Kerim, Ehl-i Beyt ile Islâm düsmanlarina meydan okuyup, lânet ve azabin, onlardan yüz çeviren düsmanlarin üzerine kilinmasini istemistir. EGer Ehl-i Beyt (a.s)'in sözleri, amelleri ve yollarinin doGruluGu kesin olmasaydi, hiçbir zaman Allah-u Teala böyle bir seref ve makami onlara vermezdi ve Kur’an-i Kerim onlardan bu sekilde söz etmezdi.

    Ehl-i Sünnet'in büyük müfessirlerinden Fahr-i Razî de, Tefsir-i Kebir adli eserinde Zemahserî'nin naklettiGi rivayeti aynen nakletmis ve söz konusu ayetin tefsirinde Zemahserî’nin sözlerine katilarak sunu da eklemistir: “Bil ki, bu hadisin doGru olduGuna tefsir ve hadis ehli ittifak ve icma etmislerdir.”[17]

    Merhum Allame Tabatabaî, Tefsir'ul-Mizan'da, Peygamber (s.a.a)’in, Allah Teala’nin emriyle Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin'i yanina alarak düsmanlarla mübahele etmek istediGini söyledikten sonra aynen sunlari yaziyor:

    “Hadis alimlerinin hepsi, bu rivayeti nakletmis ve kabul etmislerdir. Sahih-i Müslim, Sahih-i Tirmizî ve diGer meshur hadis yazarlari da, onu kendi kitaplarinda kaydetmislerdir. Tarihçiler de, bu olayi onaylamislardir. Mufessirler de, bu olayi hiçbir süphe ve itiraz etmeden kendi tefsirlerinde anlatmislardir. Bunlar arasinda Taberî, Ebu'l-Fida, Ibn-i Kesir, Suyutî ve diGerleri gibi hadis ve tarih alaninda meshur olan alimler de yer alirlar."

    GörüldüGü üzere, müfessirler bu sekilde Ehl-i Beyt'in kimler olduGu ve onlari sevmenin ümmete farz olduGu hakkinda icma etmislerdir.

    Böylece, daha önce zikredilen iki ayette Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin'den ibaret olan Ehl-i Beyt’in pak ve tertemiz olduklarini ve bundan dolayi da sevgilerinin herkese farz olduGunu bildiriliyor; bu ayette de Hz. Resulullah (s.a.a)'a, onlar vasitasiyla düsmanlarla mübahele etmesi emredilerek onlarin yüce ve mukaddes makamlari beyan ediliyor. EGer Ehl-i Beyt’in Allah yaninda seçkin ve özel bir yeri olmasaydi, Yüce Allah asla Peygamber’ine, onlarla Allah’in düsmanlariyla mübahele etmesini ve onlari vasita kilarak azap ve lânetin yalancilarin üzerine nazil olmasini istemesini emretmezdi.

    Bu ayette dakik edebî incelikler de vardir ki, onlara da dikkat etmek gerekir. Mesela; ayet-i kerimede “çocuklarimiz, kadinlarimiz ve kendilerimiz” denilerek Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin (a.s) Hz. Peygamber'e izafe edilmistir.

    EGer bu olay pratikte gerçeklesmez ve Hz. Peygamber (s.a.a) amelî olarak isimlerini zikrettiGimiz o mukaddes zatlarla mübaheleye çikmasaydi, bu sözlerle baska sahislarin akla gelmesi mümkündü. Mesela; “kadinlarimiz” kelimesiyle Hz. Fatima (a.s) ve Peygamber (s.a.a)'in diGer kizlari ve “kendilerimiz” kelimesiyle de yalnizca Peygamber (s.a.a)’in kendisi anlasilabilirdi. Ancak Peygamber-i Ekrem’in baskalarini deGil de bu dört sahsiyeti mübahele için kendisiyle götürmesi, bize sunu bildirmektedir: Bu ümmetin kadinlarinin en seçkini ve onlarin örneGi, Hz. Fatima (a.s)’dir ve ümmetin evlatlarinin en seçkini, Hz. Hasan (a.s) ile Hz. Hüseyin (a.s)'dir ve Kur’an-i Kerim onlari Peygamber’in evlatlari olarak kabul etmistir. “Kendilerimiz” kelimesiyle de Kur’an-i Kerim, Hz. Ali'yi Peygamber'in kendi cani sayilacak bir makama sahip olduGunu açiklamistir.

    4- Salâvat (Salât) Ayeti
    “süphe yok ki Allah ve melekleri Peygamber’e salât (rahmet) ederler. Ey inananlar, siz de ona salât edin ve tam teslimiyetle ona selâm verin.”

    (Ahzap Sûresi: 56)

    Daha önce zikrettiGimiz ayetler, Ehl-i Beyt (a.s)’in pak ve tertemiz olduGunu, onlari sevmenin farz olduGunu ve onlarin Hz. Peygamber'in Ehl-i Beyti olduGunu açiklamistir. Kur’an müfessirleri de, Hz. Peygamber'in hadislerinden faydalanarak Ehl-i Beyt (a.s)'in kimler olduGunu isimleriyle belirlemis, onlarin “Hz. Ali (a.s), Hz. Fatima (a.s), Hz. Hasan (a.s), Hz. Hüseyin (a.s)" olduklarini açikliGa kavusturmuslardir.

    Bu ayet ise, Hz. Peygamber (s.a.a)'e ve Ehl-i Beyti (a.s)'a salât ve selâm göndermeyi emrediyor ve bunu yalnizca onlara mahsus kiliyor, onlardan baskalarina deGil. Böylece ümmetin, onlarin rehberlik liyakatlerini kavrayabilmeleri için, onlarin makam ve deGerlerini çok ince ve zarif bir sekilde ortaya koyuyor.

    Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir'inde bu mübarek ayetin tefsiriyle ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.a)’den su hadisi nakeldiyor: “Hz. Peygamber (s.a.a)'den: “Ya Resulallah! Sana ne sekilde salâvat getirelim?” diye soruldu. Hazret, bana söyle salâvat getirin buyurdu: “Allah’im, Muhammed’e ve Muhammed’in Ehl-i Beyti’ne salât (rahmet) et, nasil ki Ibrahim’e ve Ibrahim’in Ehl-i Beyt’ine salât ettin; Muhammed’e ve Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine bereket ver, nasil ki Ibrahim’e ve Ibrahim’in Ehl-i Beyt’ine bereket verdin. süphesiz, sen beGenilmissin, yücesin.”

    Fahr-i Razî, bu hadisi nakletmeden önce söz konusu ayeti tefsir ederken sunlari söylüyor:

    “Bu ayet, safiî’nin sözüne delildir; zira emir farza delalet eder. O halde Hz. Peygamber (s.a.a)’e salâvat getirmek farzdir. Tesehhüdün disinda salâvat getirmenin farz olmadiGina göre, safiî’nin de dediGi gibi tesehhütte salâvat getirmek farzdir."[18]

    Daha sonra söyle devam ediyor:

    “EGer "Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlarsa, artik bizim salâvat getirmemize ne gerek var?” diye sorulursa, deriz ki: “Hz. Peygamber'e salâvat getirmek, onun salâvata ihtiyaci olduGu için deGildir. Yoksa Allah’in salâtindan sonra meleklerin salâvatina da ihtiyaci kalmazdi. Salâvat, Peygamber'e karsi bizden taraf bir tazim ve saygidir. Bu vesile ile sevap kazanabiliyoruz. Iste bunun içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.a) buyuruyor: “Kim bana bir defa salâvat getirirse, Allah da ona on defa salât eder.”

    Suyutî de, ed-Dürü’ül-Mensur adli tefsirinde söyle yaziyor:

    “Abdurrezzak, Ibn-i Ebî seybe, Ahmed, Abd b. Hamid, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, Ibn-i Mace ve Ibn-i Merdeveyh, Ka’b bin Umre’den söyle nakletmislerdir: “Bir gün adamin biri, Hz. Peygamber'e: “Ya Resulallah! Sana selâm vermenin usulünü öGrendik, bize sana salâvat getirmenin seklini de öGretir misin?” diye arzetti. Hz. Peygamber söyle buyurdu: “De ki: Allah’im, Muhammed'e ve Muhammed’in Ehl-i Beyti’ne salât (rahmet) et, nasil ki Ibrahim'e ve Ibrahim'in soyuna salât ettin. Gerçekten sen övgü ve izzet sahibisin.”

    Suyutî, bu rivayetten baska on sekiz hadis daha nakletmistir ki hepsi, Hz. Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’nin de salâvatlarda o Hazretle birlikte zikredilmesi gerektiGini belirtiyor. Bu hadisleri, muhaddisler, Ibn-i Abbas, Talha, Ebu Said Hudrî, Ebu Hureyre, Ebu Mes’ud Ensarî, Ibn-i Mes’ud, Ka’b bin Umre ve Ali (a.s) gibi sahabilerden nakletmislerdir.

    Ayni kaynakta yine söyle deniliyor:

    “Ahmed ve Tirmizî, Hasan b. Ali (a.s)’dan nakletmisler ki, Hz. Peygamber söyle buyurmustur:

    “Cimri, benim ismim yaninda anildiGi zaman, bana salâvat getirmeyen kimsedir.”[19]

    Bunlardan baska Islâm fakihleri, namazin tesehhüdünde Muhammed’e ve onun Âli’ne (Ehl-i Beyti’ne) salâvat getirmeyi ve Peygamber'in isminin yaninda Ehl-i Beyti’nin de isminin anilmasini farz bilmislerdir.[20]

    Bu ayetin mana ve tefsiri üzerinde düsünen herkes, bu hükmün, yani salâtin farz edilmesinin, Hz. Peygamber'in Ehl-i Beyti’ne ta’zim ve saygiyi ifade ettiGini anlar. O Ehl-i Beyt ki, Allah onlardan bütün kötülükleri uzaklastirarak onlari tertemiz kilmistir ki, ümmet onlara uyup, onlarin yolundan hareket ederek fitne ve ihtilaflardan korunabilsin.

    Evet; kendilerine salâvat getirmeden namazin sahih olmayacaGi bu yüce zatlar, ümmetin imamlaridirlar. EGer onlarin yolu doGru yol olmasaydi, onlara uymak hata olsaydi, söz ve amelleri saGlam olmasaydi, Allah-u Tebarek ve Teala, asla Müslümanlara, onlari sevmeyi ve her namazda onlara salâvat getirmeyi emretmezdi. Her gün bes vakit farz namazlarda, Peygamber (s.a.a.)'in yaninda Ehl-i Beyt (a.s)'a da salâvat getirmenin farz olmasi, kiyamet gününe kadar Müslümanlarin dikkatini Ehl-i Beyt (a.s)’in Allah'in indindeki yüce makamlarina çekmek ve onlara uymanin, onlarin yolunda hareket etmenin gerekliliGini anlatmak için deGil de ne içindir?!

    5- Insan (Dehr) Sûresi
    "süphesiz ki iyiler, karisimi kâfur olan bir kadehten içerler. Bir kaynak ki, Allah’in kullari ondan içerler ve onu fiskirtarak akitirlar. Onlar, adaklarini yerine getirirler ve serri (kötülüGü) yaygin olan bir günden korkarlar. Kendi canlari çektiGi halde, yemeGi yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz size, ancak Allah rizasi için yediriyoruz; sizden ne bir karsilik istiyoruz, ne de bir tesekkür. Biz, asik suratli, sert bir günden dolayi Rabbimizden korkuyoruz.” Böylece Allah, onlari o günün serrinden korumus ve onlari bir parlakliGa ve bir sevince kavusturmustur. Sabretmelerine karsilik da, onlari cennetle ve ipekle ödüllendirmistir. Orada tahtlar üzerine yaslanmis olarak bulunurlar. Ne yakici bir sicak görürler orada, ne de dondurucu bir soGuk. (Cennet aGaçlarinin) Gölgeleri üzerlerine sarkmis ve (meyvelerinin) devsirilmesi kolaylastirildikça kolaylastirilmis. Çevrelerinde gümüsten kaplar ve billûr kupalar dolastirilir. Gümüsten billûrlar ki, belli bir ölçüde belirlemislerdir onlari. Orada onlara bir kadeh içirilir ki, karisimi zencefildir. Oradaki bir pinardan ki, "Selsebil" olarak adlandirilir. Çevrelerinde ölümsüz gençler dolasir durur. Onlari gördüGünde, saçilmis inciler sanirsin. Nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün. Üzerlerinde ipekten ince ve kalin yesil elbiseler vardir; gümüsten bileziklerle de bezenmislerdir. Rableri onlara tertemiz bir içki içirmistir. Bu, sizin için bir mükâfattir ve gayretiniz karsiliGini bulmustur."

    (Insan Sûresi: 5-22)

    Hiç kuskusuz, bu ayetlerde cennet ile müjdelenen Ehl-i Beyt’tir. Onlara uyan ve onlarin yolunda hareket eden kimseler de onlarla birlikte mahsur olur.

    Zemahserî, bu ayetlerin tefsirinde söyle diyor:

    “Ibn-i Abbas (r.a) nakletmistir: “Bir gün Hasan ve Hüseyin hasta olmuslardi. Hz. Peygamber (s.a.a) ashaptan bir grup ile birlikte onlari görmeye gittiler. Bu ziyaret esnasinda: “Ey Ebe'l-Hasan, çocuklarinin sifasi için bir adak ada." buyurdular. Ali (a.s), Fatima (a.s) ve hizmetçileri Fizze, her üçü, "Hasan ve Hüseyin (a.s) sifa bulurlarsa, üç gün oruç tutacaGiz." diye nezrettiler. Hasan ve Hüseyin (a.s) sifa buldular. Fakat o günlerde evlerinde yiyecek herhangi bir sey yoktu. Ali (a.s), sem’un isimli bir Yahudiden üç sa' miktarinda arpa borç aldi. Hz. Fatima (a.s) onun bir sa'ini öGütüp kendi sayilarinca bes adet ekmek pisirdi. Onlari iftar vakti yemek için önlerine koyduklari sirada, bir dilenci kapinin önünde durup söyle seslendi: “Selâm olsun size Ey Muhammed’in Ehl-i Beyt'i! Ben bir fakirim; bana yiyecek verin, Allah size cennet sofralarindan yedirsin." Bunun üzerine, hepsi fedakârlik edip ekmeklerini dilenciye verdiler ve kendileri suyla iftar edip o geceyi öylece sabahladilar. Ertesi gün yine oruç tuttular. Aksam vakti sofra basina oturup iftar edecekleri sirada, bu sefer bir yetim kapiya gelip yiyecek istedi. Onlar da ekmeklerini ona verdiler ve o gün de aç kaldilar. Üçüncü gün iftar vakti bir esir gelip yiyecek istedi. Onlar da iftarliklarini ona verdiler. Ertesi gün Hz. Ali (a.s), Hasan ve Hüseyin (a.s)’in ellerinden tutup Hz. Peygamber (s.a.a)'in huzuruna geldiler. Hz. Peygamber, onlari açliktan titrer halde görünce söyle buyurdu: “Sizi bu halde görmek bana çok aGir geliyor.” Daha sonra onlarla beraber Fatima (a.s)'in evine geldiler. Hz. Peygamber kizi Fatima (a.s)'i mihrabinda açliktan karni vücuduna yapismis ve gözleri çukurlasmis bir halde gördü. Bu manzara, Peygamber'i çok üzdü. Bu sirada Cebrail (a.s) nazil oldu ve: “Ey Muhammed! Allah böyle Ehl-i Beyt'ten dolayi seni müjdeliyor.” dedi ve Insan Sûresini Peygamber (s.a.a)’e okudu."[21]

    Bu husustaki hadislerin ifadelerinde biraz deGisiklik olmasina raGmen hepsi, bu ayetlerin, Ali (a.s), Fatima (a.s) Hasan (a.s) ve Hüseyin (a.s)'in hakkinda nazil olduGunu açikça ortaya koymaktadirlar. Ehl-i Beyt Imamlarindan da bu hususta birçok hadis nakledilmistir.

    Bu ayetler, Ehl-i Beyt (a.s)'in, Allah’in “ebrar=iyiler" olarak nitelendirdiGi kullari olduGunu bildirmekte ve onlari cennetle müjdelemektedir.
  2. sahradeniz

    sahradeniz Acemi Üye Silver

    medinelo000 emeGine saGlik azcik uzun olmus ama desene daha baksa nasil ifade edilsin....faydalandik bilgilendik insaallah.

Sayfayı Paylaş