1. SOMA'da hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan rahmet, geride kalanlara baş sağlığı diliyoruz.

Muhamme Nayir Erzincan'i Kd.Srh.

Konusu 'Sahabe-i Kiram' forumundadır ve Eminahmet tarafından 13 Eylül 2008 başlatılmıştır.

  1. Eminahmet

    Eminahmet Acemi Üye Silver

    Katılım:
    27 Temmuz 2005
    Mesajlar:
    1
    Beğenileri:
    0
    Zamanımızın kutuplarından olan, aslen Gümüşhane asıllı olup, Erzincan'da ikamet eden Muhammed Nayir Erzincan'i Kd.Srh hazretlerini tanıtmak istiyorum ALLAHU TEALA'nın izni ile.

    MUHAMMED NAYİR ERZİNCANİ (HZ) HAYATI

    DOĞUMU Muhammed Nayır Hazretleri 1930 yılında, Şeyh Ahmet Ziyaüddin Hazretlerinin de memleketi olan Gümüşhane'nin Çayırardı köyünde dünyayı teşrif etmişlerdir. Babası Abdülkadir efendi, annesi Arife'dir.

    ZATINDAN NAKİL : Doğduğum zaman ağabeyim bir buçuk, iki yaşındaymış. Hatta dedem, ağabeyimin sütünü yarım bıraktım diye kızıyormuş: ALLAH rahmet etsin Abdülkadir babam, anneme : "Bu çocuğa abdestsiz olarak süt emzirme!" demiş. Böylece doğumumdan itibaren annem, beni, abdestsiz bir halde emzirmiş."

    ÇOCUKLUĞU: Ailesi 1934 yılında, Çayırlı kazasının Çaykent köyüne İskân kanunuyla yerleşmiştir. Burada ailece çiftçilik yaparak geçimlerini temin etmişlerdir. 5-6 yaşlarında iken, o sırada köye gelen Oflu Fikri Hoca adında bir zattan, hafızlık tedrisine başlamıştır. Ağabeyisi ile her gün 1,5-2 sahife ezber yaparken gözlerinde başlayan bir rahatsızlık sonucu, çalışmalarını bırakmak zorunda kaldı.

    ZATINDAN NAKİL : "O zamanlar ilim tahsil etmek çok zordu. Abimle beraber Fikri Hoca'dan ders almağa başladık. Sesim güzel olduğu için ebeveynim hafız olmamı istiyordu. Her gün 1.5-2 sahife ezber yapıyorduk. Bir ara gözlerimde bir rahatsızlık hasıl oldu. Kuran'a bakarken gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Artık okuyamıyordum. Tedavi etme imkânı olmadı. Demek ki nasibimiz o kadarmış. O ara, Hâce-yi ahrar Beydullah Hazretlerini (K.S.) okuyor ve onunla teselli buluyorum. Şeyh Şahabeddin hazretleri, bu zatın babasını ikaz ederek; "Bu çocuk ilerde çok büyük zat olacak. Bunun terbiyesine dikkat edin!" buyurmuş. Annesi, babası bu söz üzerine hazretin terbiye ve âdabına özen göstermişler. Ancak o da Misbak'tan birkaç sahife okumuş, gerisini getirememiş. Sonra evliyaullahı, meşayıh, medreseleri gezmeğe başlamış. Onu gören âlimler: "Bu, ilerde büyük bir adam olur." derlermiş. Okuduğu az olduğu halde, âlimler arasında vuku bulan bir meselenin altından yalnız o çıkabilmiş. Hafızlığı bırakınca, bu olayla teselli buluyorum. Hazret, hafızlığı bırakmış; ama okumayı terk etmemiştir. Bu sırada çiftçiliğe devam eder. ama içinde hafız olamamanın acısı vardır. Bu acıyı şöyle anlatır:

    ZATINDAN NAKİL : "Küçük yaşımda çiftçilik yapıyorum. Bu sırada abim hafızlığa devam ediyordu.Ama ben her fırsatta Jandarmalar başlarımızdaki beyaz takkeleri aldılar. Henüz 12 yaşlarındaydım. Çok ağlamıştık abimle. Zaten medreselerde okurken, kapıya bekçi koyardık. Ezanı da uzun süre Türkçe okumak mecburiyetinde bırakılmıştık." Efendi Hazretleri 1952 yılında İstanbul'a gider. Bundan sonra yazları köyde rençperlik yaparak, kışları İstanbul'da okuyarak geçirir. İstanbul dönemlerini şöyle anlatır : ZATINDAN NAKİL : "İstanbul'da Abdullah efendiden Nurul-İzah okuduk. Edirnekapı camisinin medreselerinde kalırdık. Biraz Kızılay'ın yardımlarıyla, biraz kendi gayretlerimizle geçimimizi temin ediyorduk. Kızılay, sabah kahvaltısı veriyordu. Kahvaltıya yetişemeyince, o gün öğleye kadar aç kalırdık. 5 kuruş verip de tramvayla yolculuk yapacak durumumuz yoktu. Bazen 5-10 kuruş karşılığında pasta alır, onu yiyerek idare ederdik. Köyde, İslam hocadan her ne kadar okuduksa da, İstanbul'un talimi, kıraati karşısında bizim okuduğumuz elif, minare gibi oldu." Hazret ,Fatih Dülgerzâde Camisinde Kesik Bacak İsmail Efendi'den Talim dersleri alır, Abdullah efendiden Arapça, Mahmut efendiden Kâfiye okur.

    ZATINDAN NAKİL : okuyorum. İçimde bir aşk, bir muhabbet var. Ben, kendimi unutmuşum; rüyalarda ağlıyorum, beyitler söylüyorum. Büyük zatları ziyaret ediyorum, ama içimi okuyamamanın acısı sarmış. Hatta anneme, babama: "Abimi okuttunuz beni okutmadınız. Ben sizden hakkımı alırım" diyerek sitem ediyorum. Bir gece babaannemle misafir odasında uyurken bir rüya görüyorum. Abim okumak için Of'a gidiyor. Ben de gideceğim diye tutturuyorum. Kendi kendimi hazırlıyorum. O ara baltayı almak için eve girip çıktığımda abimler gitmiş oluyorlar. Başladım rüyada ağlamaya. Uyandığım zaman hâlâ ağlıyordum ve annem beni susturabilmek için epeyce uğraşmıştı. Ama sonuçta kendi köyümüzdeki Fikri ve Abdürrahim hocalardan Arapça okumağa başladım." GENÇLİĞİ : Hazret bir yandan çiftçilik yaparken, diğer yandan köyde Arapça okumağa devam eder. Bu arada İslam Hoca adında bir zattan da Sarf-Nahiv dersleri almağa başlamıştır. Bu dönemler siyasal açıdan çalkantılı Millî Şef dönemidir. Güçlükler, zorluklar, engellemeler vardır. ZATINDAN NAKİL : "Abimle bir gün köye gittik. Babam bir iş için göndermişti. Oradan dönüşte Camurdere içinden geçerken "İsmail hoca, hiçbir zaman makam yapmazdı, hurufat üzere okurdu. Arkadaşlarım gider, gezer dolaşırlardı. İstanbul'da gezilecek yer mi yok. Ben kışın o soğuk günlerinde yorganı dizlerime alır, ders çalışır ve o dersi teslim ederdim.Güzün gider, baharda köye dönerdim. Sübhaneke'yi bir haftada geçtim. Halbuki arkadaşlarım en az bir ay çalışmışlardı. Ben işimi artık kolaylaştırmıştım. Hacı Süleyman efendiyle ilgisini şöyle anlatır:

    ZATINDAN NAKİL : "Bu sırada Hacı Süleyman efendi Usûl, Tefsir okutuyor. Talebesi arasında vaizler, müftüler, hocalar vardı. Onu dinlemeye gidiyordum. Dinlerken yüzüne bakıyorum. Mübarek insan, metni birine okutuyor; sonra kendisi o metni açıklıyor. Sesi, sanki bir perde arkasından gelircesine etkili oluyordu. Hacı Süleyman efendinin mürşit olduğunu bilmiyordum. O günlerde, bendeki eski haller tekrar başladı. Bir aşk, bir muhabbet... Biri tatlı bir Kuran okuduğunda etkileniyorum; binlerce kişinin arasında bile ya ağlıyorum, ya da bağırıyorum. Muhammed Maşuk hazretlerine gittiğimde şunu söylemişti: "Senin buraya gelmen, helâl lokma, helâl lokma" Evet annemin, babamın helâl lokması ile olacak, ben sürekli cezbeye kapılıyorum. Bir gün vaiz İsmail efendiye dedim ki; "Bu haller, güzel haller. Bu halleri ustasına teslim edelim ki eğitsin. Böylece bir şeyler kazanalım, kaybetmeyelim. Bana böyle bir meşayıh göster." Vali İsmail efendi; "Hacı Süleyman efendi meşayıh tandır. ondan okuyanlar, onun mürididir, dedi. Ben de ona mensubum." Kalktık, birlikte Arpacılarda, Sirkecideki damadının evine gittik. Böylece tarikata dahil oldum. Hatta bana, başıma örtmem için bir bere vermişti. Verdiği emirler üzerine çalışıyordum. Mehmet Nayır Efendi, gençliğinde vücutça yapılı, gürbüz bir insandır. Akranlarına göre oldukça iri ve güçlüdür.

    ZATINDAN NAKİL : "Edirnekapı Camisinin medreselerinde kalırken Esat Geredeli de bu caminin imamlığını yapıyordu. Bu medreselerde kalan talebeler çoktu. Değişik vilayetlerden gelenler vardı. Gönenli Mehmet Efendi, bizim üzerimizdeydi. Bu arkadaşlardan bazıları, akşamlan geç saatlerde dönüyorlardı. Esat Geredeli Hoca, bir gün bizi topladı: "Bu böyle olmaz. Bu talebeler neden geç geliyor, dedi. İçinizden birini seçeceğim. Akşam sekizden sonra odaları dolaşacak ve kimi bulamazsa, adını bildirecek." Sonra beni seçti. Dedi ki; "Buna iyi bakın; bir tokat attığı zaman sizi düşürür mü düşüremez mi?" O zamanlar gelişmiştim. Arkadaşlar: "Buranın halkına yalnız sen benzedin" derlerdi. Talebeler, Ramazan ayını İstanbul dışındaki köylerde geçirirler. Böylece teoride öğrendiklerini uygulamada güçlendirmek isterler. Bunun için gittikleri köylerde imamlık yaparak, vaazlar vererek, hatimler okuyarak Ramazan'ı değerlendirirler. O yıl. Efendi Hazretleri de İstanbul dışına çıkar.

    ZATINDAN NAKİL : "Ramazan gelince binlerce talebe İstanbul dışına çıkardı. Ben hiç gitmemiştim. Mercanlı, Hüseyin isminde bir arkadaşım vardı. Bana Lüleburgaz taraflarına gitmeyi teklif etti. Gidip Lüleburgaz'ın imamının kardeşi Hasan Akkuş'tan bir yazı aldı. Yolda yazıyı okudum : Kuran okur, mukabele-hatim okur, teravih kıldırır, güzel vaaz eder. Vaaz eder, cümlesini okuyunca işte. dedim, bu olmadı! Evet bir şeyler okurduk; ama mükemmel vaaz eder, deyince çekindim. Ama artık öyle yazmış; bakalım bunun altından ne çıkacak. Lüleburgaz'a gittik. Merkez Caminin önünde talebeler toplanmış, yer bulamıyorlar. Yazıyı içeri gönderdik. Biraz sonra bizi içeri aldılar. İmam efendi : "Gelenlerin hepsi hafız... bir tane vaiz yok. Bak ne güzel! Senin yerin hazır." Sonra beni bir camiye gönderdi. Zatın biri bana Kuran okutturdu. Kapının önüne bir sergi yaymışlar, para topladılar. Meğer o para benim içinmiş. Bilmiyordum, bana ağır geldi; ama oradakiler ağzıyla isliyor. O zat, beni eve götürdü. Çoluk çocuğunu topladı. Bana yine Kur'an, mevlit okutturdu. Oradan Müftülüğe gittik. Okuduğum kitapları yanımda götürmüştüm. Müftü imtihan yapmadı. Beni tekrar köye gönderdi. Köylülerle anlaştık. Artık ramazanlarda bu köy ve çevredeki dağlık köylerde namaz kıldırıyor; sohbet, nasihat ediyordum." 1955 yılına kadar yazlan köyde rençperlik yaparak, kışları İstanbul'da okuyarak, Ramazanları taşrada çalışarak gençlikte yol alır.

    ASKERLİĞİ: Askerliğini 1955 yılından itibaren 24 ay olmak üzere Erzurum'a bağlı Kandilli'de yapmıştır. Burada piyade eğitimi gördü. Ancak askerliği sırasında subaylara Kur'an-ı Kerim dersleri okutur. ZATINDAN NAKİL : "Piyade eğitimi görürken, subaylar okumuş olduğumu öğrendiler. Subayları, bilhassa yedek subayları okutmağa başladım. Herkes talim yaparken, ben subaylara Kur'an-ı Kerim'i öğrettim. Ramazan yaklaşmıştı. Yüksek rütbeli subaylar, bir arkadaşımla beni çağırdılar. Bana ezan okuttular. Ben ezanı henüz bitirmeden: "Tamam, dediler, bundan sonra tugayda ezanları sen okuyacaksın." Tugayda Topçu Dershanesinde Cemal adında bir üsteğmen vardı. Lakabı Kulak Çeken'di. Yani kulak çeker, çeker; sonra arka üstü düşürürdü. Bir tabur, ondan korkardı. Ramazan ayı gelince, o da beni görevlendirdi. Askerlere Cuma namazında ve akşamlan vaaz ediyor. Cuma namazlarını ve Teravihleri kıldırıyordum. Piyade eğitimi bitti; ateşe gittik. Bir üsteğmen var, hiç ayık gezmez. Ateşe gittiğimizde 70 kişiydik. Üsteğmen esip savuruyordu. Onun birinci çadırda olduğunu görünce ben üçüncü çadıra gittim. Bizi yetiştiren teğmen, çavuş hedefi pek vuramıyorlar. Bunun için de kızıyorlar. Ateş etme sırası bana gelmişti. Bir mermi attım, tam ortadan vurmuşum. İkinci mermi, üçüncü mermi... Gene aynı hedeften... Yanımdakilerin yüzü gülmeye başladı. Artık dördüncüyü nereye atarsan at. Dördüncüyü de attım, o da tam hedefe isabet etti. Sarhoş üsteğmen yukardan bağırdı : "Üçüncü çadırda ateş eden kim?" "Hoca!" dediler. Beni yanına çağırdı. Askerlere hitaben; "Bakın dedi, bu asker hem dinî vazifesini yapıyor, hem de askerî vazifesini. Siz ikisini de yapmıyorsunuz." Bana o zaman bir lira bahşiş verdi." Dağıtım esnasında, yine bu üsteğmenin söylemesiyle 2. Batarya'da kaldım. Bir müddet sonra 18-20 arkadaşla birlikte beni Aşkale'ye çavuş kursuna gönderdiler. Burada 3 ay kurs gördük. Eğitimin sonunda ben kurs birincisi olarak çavuş olmuştum. Bu sırada Efendi Hazretleri rahatsızlanmış, fıtık olmuştur. Erzurum Mareşal Çakmak Hastanesinde fıtıktan ameliyat olur.

    ZATINDAN NAKİL : "Ameliyathaneye girdiğimde bir subayı ameliyat ediyorlardı. Ben. diğer hastaların ameliyatlarını görüp de moralim bozulmasın diye acele etmiş; ilk sıraya girmiştim. Ama gördüğüm manzara beni iyice endişelendirmişti. Hasta subayı bayıltmadan ameliyat ediyorlardı. Yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. Beni de öteki masaya yatırdılar; ellerimi bağladılar. Diğer ameliyatı bitildikten sonra bana geldiler. Moralim bozuk; fakat cesaretim yerindeydi. Doktorlar hastalara ve ameliyatlara alışkın oldukları için, bana biraz merhametsizlermiş gibi geldi. Odaya götürdüklerinde acıdan ve ateşten konuşamaz haldeydim. 25 gün u;firahatie tugaya döndükten sonra, yüzbaşım tabur komutanıyla görüşüp, beni eve gönderdiler." İstirahatın bitiminde Efendi Hazretleri, Kandilli'ye döner. Geride kalan bir aylık askerliğini de tamamlar.
    #1
  2. clewerss

    clewerss Acemi Üye Silver

    Katılım:
    2 Mayıs 2006
    Mesajlar:
    1.174
    Beğenileri:
    0
    Emeginize saglik,bilgilendirdiginiz icin tesekkürler!
    #2
  3. gümüşhanelii

    gümüşhanelii Acemi Üye Silver

    Katılım:
    25 Ekim 2008
    Mesajlar:
    1
    Beğenileri:
    0
    ASKERLİK SONRASI:

    Efendi Hazretlerinin ağabeyi, Bayırbağ köyünde imam olarak görev yapmaktadır.2 Ağabeyinin daveti üzerine Karakaya köyünde imamlığa başlar. Bir yandan imamlıkla beraber köy çocuklarına ders verir, diğer yandan küçük çapta çiftçilik yaparak geçimini temin eder. Bu arada Arapça derslerine devam etmektedir.

    MUHAMMED MAŞUK HAZRETLERİNE İNTİSABI:

    Karakaya köyündeki görevi esnasında Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri vefat eder. Muhammed Nayır Hazretleri, bu vefat sonrasında tarikat tazelemek ister.

    ZATINDAN NAKİL :

    "Hacı Süleyman Efendi vefat edince, tarikat tazelemek istedim. Babamın şeyhi olan Şeyh Ahmed Efendi, beni küçüklüğümde severdi. Ondan ders almak istedim. Şeyh Ahmed Efendi'nin köyü, bizim köye 2-3 saat uzaklıktaydı. Yürüyerek köyüne kadar gittim. Beni görünce : "Git, Cuma namazını kıldır; vaaz et!" dedi. Camiye vardığımda bir hoca efendi Kur'an'ı okuyarak vaaz ediyordu. Vaazı bana bıraktı. Meğer şeyh efendiyle bu hoca arasında bir mesele varmış. Ben vaazımda bu konuya bilmeden değinerek meseleyi çözmüşüm. Cuma namazından sonra Şeyh Ahmed Efendi'nin yanına vardım. Ama o zat, bana ders vermedi. Halbuki değişik yerlerden çağrı alıyordum. Şeyh Efendi şöyle demişti: "Benden daha büyük bir zattan dersini tazelemeni tavsiye ederim. Demir ayakkabı, demir değnek alıp yıpranana kadar gezeceksin. Ama o zatı en yakınında bulacaksın" Evet, anladım ki bizim nasibimiz başka bir yerdedir ve bu yere Şeyh Ahmed Efendi işaret etmiştir."

    Böylece Muhammed Nayır Hazretleri işaret edilen mürşidini aramağa başlar.

    ZATINDAN NAKİL :

    "Köye döndükten sonra rüyalar görmeğe başladım. İnsanlar bir araya toplanıyor, halkalar yapılıyor. Bu halkalara ben de giriyorum ve aşk ve muhabbetten kendimi kaybediyorum. Artık kimseyi tanıyamıyorum. Birgün rüyamda meşayıhtan birini gördüm. Cemaat olarak bir yere gidiyoruz; herkes abdest alıyor. Yukarıdan bir su akıyordu. Ben yukarıya gittim ve oradan abdest aldım. Uyandıktan sonra yukarıların Nurşen yöresi olduğunu anladım. Çünkü Piri Sami Hazretleri oralardaydı. Yukarıdan abdest almak buydu. Ve artık ışığı görmüştüm. Bu ışık, Piri Sami Hazretlerinin şeyhinin torunu olan Muhammed Maşuk (K.S.) Hazretleriydi.

    Babamla beraber Erzurum'a gittik. Mevsim güzdü 1960 İnkılâbının akabindeydi; biz bir kamyonun şoför mahallinde Nurşen'e ulaştık. Muhammed Maşuk Hazretlerinin evi, Nurşen'den 3 kilometre kadar uzaktaydı. Oraya gidecek olan birkaç kişi daha vardı. Onlarla birlikte evine geldik. Kapıda dikilen birine kiminle konuşacağımızı sorduk. Bu, sonradan halife olan Molla Hasan'dı. Molla Hasan, bize şeyhi ve şeyhin babasını gösterdi. Babam sonradan derdi ki: "Gözlerim şeyh efendinin gözlerine takılınca, ben babasını unuttum"

    Gençlik zamanımızdı. Sakal yok, elbiseler çok gösterişli. Bu halimizden Molla Hasan şüphelendi. Neyse biz halimize bakmadan Üstadla sohbet ettik. Sohbetle beraber yemekler yenildi, çaylar içildi. Ertesi gün Üstad-ı Azam beni tekrar kabul etti. Tövbe ve niyet ederek tarikata dahil oldum. Sabahleyin tövbe guslü yaptım. Üstad-ı Azamın emriyle Molla Hasan dersimi verdi. Oradan ayrılırken Muhammed Maşuk hazretleri kapının önünde bizi uğurladı ve 6 ay ile 2 yıl arasında gelmemi buyurdu. Böylece Erzincan'a döndük.

    Dönüşte Muş üzerinden bir kamyonla gelirken Varto ile Hınıs arasında Hanıurpet Dağında kar yağmaya başladı. Araba, dağı tırmanamadı. Orada 24 saat kaldık. ALLAH'tan dergahta ekmek koymuşlardı. Özel bir ekmekti; ekmekleri idareli yiyorduk Ben Alvarlı Mehmed Efendinin bir gazelini söyleyince şoför ve muavinin çok hoşuna gitti. Çok tatlı bir âlem oldu. Gerçekten ALLAH yolunda yapılan her çalışma, eziyetle de dolu olsa bir sevince, bir bayram havasına dönüşür. Bir mürit, mürşidini ziyarete giderken acı çekerse pişmanlık duymamalıdır. O acıyı da bir rahmet olarak kabul etmelidir.".

    Efendi Hazretleri bahar aylarında Üstad-ı Azamı tekrar ziyaret eder.

    ZATINDAN NAKİL :

    "Üstad-ı Azam baharda gelmemi işaret buyurmuştu. Bahar gelince Nurşen'e tekrar gittim, ama Üstad-ı Azam orada yoktu. Kardeşi Molla Nurettin Efendi, Üstad-ı Azamın Siirt'e Veysel Karani Hazretlerine gittiğini söyledi. Bana bir kağıt yazarak verdi ve ben Bitlis'te bir arabaya binerek Veysel Karani'ye gittim. O yörede şeytana tapan dürziler de vardı. Camiye girdiğimde Üstad-ı Azamı orada buldum. Cemaatle sohbet ediyordu. Onu görünce ben muhabbet dolu bir nara attım. Bir müddet konuştuk; ona gördüğüm rüyaları anlattım. Bir rüyamda Üstad-ı Azamla birbirimize sarılmıştık ve bende bir hal olmuştu.

    Bundan sonra Üstad-ı Azam yola çıkmamızı emir buyurdu. Kurdelen'den Kok köyüne gidecek, oradan yolumuza devam edecektik Yola çıktık; atlara, katırlara, eşeklere binildi. Bana da bir merkep verildi. Yol üzerindeki bir köyde karakol komutanı başçavuş ve jandarmalar tarikata dahil oldular. Nakşibendi tarikatında dahil olmak, hatme ve teveccüh vardır. Sabahleyin teveccüh olacaktı. Üstad-ı Azam buyurdu ki "Başçavuş teveccühe gelmesin, ola ki kaymakam gelir." Teveccüh, sabahleyin erkenden oluyor, kaymakam da Baykan'daydı. Yani kaymakamın gelmesi uzak bir ihtimaldi. Sabahleyin Üstad-ı Azamın ilk teveccühünde bulunmuş oldum. Hazret, teveccühü hem erken, hem de acele yaptı. Teveccühten çıkıp yerimize geldiğimizde, kaymakamın geldiğini haber verdiler. Hemen sarıklarımızı çıkarıp belimize bağladık. Ama herkes hayret etmişti.

    Oradan tekrar yola düştük. Bir ciple Zükayd köyüne gittik. Orada Üstad-ı Azamın iki halifesi var : Molla Fuzayl ile Molla Ali. Molla Fuzayl'ın evine gittik. Ben aşk ve muhabbetten değişmişim, simsiyah olmuşum. Ama adap hususunda pek bir şey bilmiyorum. Yani meşayıha karşı orturmak, kalkmak, yemek, içmek, konuşmak konularında bilgisiz olduğumuz için, oradaki arkadaşlar suizanna düştüler. Halife Molla Hüseyin'e bakıyorum, o ne yapıyorsa, ben de yapmağa çalışıyorum. Üstad uyuduktan sonra. Molla Hüseyin de yattı. Onu görünce ben de bir kenarda uyumağa başladım. Bu sırada oradaki gençler benden bahsediyorlardı. Benim yaptığımın adaba uymadığını, riyakârlık olduğunu söylüyorlardı. Onları duyunca kalktım ve ağlamağa başladım. Bunun üzerine dediler ki; "Biz yanıldık; herşey kalptedir; biz yanıldık."

    Ertesi gün yatsıdan sonra caminin bacasında yattık. Üstad-ı Azamın yatağı öne, bizimkiler arkaya serilmişti. İstirahat esnasında Üstad beni yanına çağırdı ve bana kalp aleminden sordu. Karakaya köyünde imamlık yaparken, aynı köyden Hacı Muharrem adında bir arkadaşla. Ramazan'da itikâfa girmiştik. O sırada gördüğüm bir rüyayı hatırladım. Hanımımla ben bir odadayız. Bir oğlum oldu. Kendi kendime diyorum ki, şimdi babam gelir, ona karşı ayıp olur. Böyle düşünürken. ben gene de çocuğun yanında oturdum. Baktım ki ben 'ALLAH' diyorum, o da 'ALLAH' diyor; ben 'Lailahe illALLAH' diyorum, o da Lailahe illALLAH' diyor. Sonra yavaş yavaş büyümeye başladı ve ellerini kaldırdı, boğazımdan şoktu ve göğsümü sığadı. Sonra uyandım. Bu rüyayı anlatınca Üslad vorganı başına çekti ve istihareye yattı. O sırada herkes uyudu, sadece ben uyumadım. Sürekli okuyorum; Peygamber Efendimizin ruhuna, Mevlana Halid'in ruhlarına, bütün evliyanın ruhlarına okuyorum. Ve dua ediyorum: "Benim halimi Üstadıma bildirmelerini istiyorum; riyakârlık mı yoksa hakikat mi, nedir bu bendeki hal?" Gece biraz uyudum. Uyandıktan sonra abdest aldım ve yatakta bekliyorum. Yalnız Üstad-ı Azam kalktığı zaman, yanına gitmeyeceğim. Çünkü gidersem, bana birşey söylemez. Başkası gitmeli ve durumu öğrenmeliydi. Ve fecir atmak üzereyken Üstad-ı Azam yorganı sertçe attı, kalktı, oturdu. Molla Hüseyin yanına gitti. Dikkat ettim. Üstad-ı Azam şöyle buyuruyordu: "Huda, Huda, Huda. Valla Hocayı tamame, Valla Hocayı tamame." ondan sonra rahatladım ve ihlasım arttı.

    Ertesi akşam Molla Fuzayl'ın üzüm bağına çıktık. Orada Üstad-ı Azam, Molla Hüseyin'e buyurdu ki "Hoca Efendiye "hatme havace"yi tarif et." Böylece hatme havaceyi öğrendim.

    O aksam Üstad-ı Azam'la Molla Fuzayl bir kenarda sohbet ederken, diğerleri dağılmıştı. Ancak ben bir yere ayrılmadım. Üstad-ı Azam'a da fazla yaklaşmadan o çevrede bulunuyorum. O sıralar Üstad'ın söylediği bir söz vardı; derdi ki "burası kutbul irşaddır. Buraya gelen boş gitmez." Bu sırada başımı kaldırıp yüzüne baktığımda tek gözünün bir elma kadar olduğunu gördüm ve ikinci defa bakamadım.

    Yatma zamanı yataklarımıza çekildiğimiz zaman. Üstad-ı Azam etrafında birşeyler arıyordu. Ben yastığının alçak olduğunu düşünerek yanına yaklaştım; "Kurban, dedim, benim yastığım iki tane. Ben zaten alçak yatarım" Bu sözüm üzerine yüzüme baktı ve "Ben de alçak yatarım." dedi. Tabii utandım, çünkü tevazu göstermişti.

    Ertesi sabah Kurdalan'a gittik, benim derdim bir iken bin olmuştu. Aslında dert derken, söylemek islediğim bu anlar benim için hem güzeldi, hem de dertti. İkisini de bir arada bulmuştum.

    Kurdalan'da otururken ben saniyelerimi bile Üstad-ı Azam'sız geçirmek istemiyordum. Susuzluktan yandığım halde onun huzurundan ayrılmıyordum. Öyle ki susuzluktan simsiyah olmuştum, bu durumda bile ondan ayrı kalmak istemiyordum. O sırada bir sürahi dolusu buz gibi su geldi. Bu sudan bir bardak Fuzayl Efendi bana uzattı. Ben edepten, suyu almak istemeyince, dedi ki "Şeyh Efendi istiyor" Ben zaten yanmışım; o buzlu suyu içince sanki yeni bir hayat bulmuş oldum. İkinci bardağı da içince ben mest oldum. Üstadı Azam yan odada istirahat etmemi emir buyurdu. Odaya geçtim. Kur'an-ı Kerim'den beş yaprak okudum, sonra hasırın üzerinde uyudum. Rüyamda bir sokakta görüyorum kendimi .Bir yerde büyük büyük ekmekler pişiriyorlardı. Yanlarına yaklaştım. Biraz ekmek istedim. Vermediler; ertesi gün ekmek dağıtılacağını söylediler. Bu sırada uykudan uyandım.

    Akşam bacada otururken rabıtamı kuvvetlendirmeye çalışıyorum. Üstad-ı Azam beni çağırttı. Üstat, cemaatten biraz uzaklaştıktan sonra buyurdu ki: "Maişetini nasıl temin ediyorsun?" Anladım ki bana bir vazife verecektir. Geçimimi çok kolay temin ettiğimi söyledim. Buyurdu ki "Molla Hüseyin de burada şahit olsun; inşALLAH bizden vekâleten ders verirsin" Öyle söyleyince, anladım ki ekmekler yarına da kalmadı.

    Sabah olunca Üstad-ı Azam beni yolcu etmelerini emir buyurdu. Bana sözü ise, "Hoca Efendi, sen Erzincan, ben yayla". Böylece Erzincan'a döndüm."

    Efendi Hazretleri imamlık yaptığı köye geldikten sonra küçük yaştaki öğrencilerin yanısıra büyüklere de Kur an dersleri vermeğe başlar. Böylece yılını doldurur.

    İLK DERSLERİ:

    Erzincan'a döndükten sonra ilk defa Mehmet Karakaya ve kendi hanımı Hacı Hatun'a ders vermiştir.

    ZATINDAN NAKİL :

    Erzincan'a döndüğüm zaman ziyaretime gelenler oldu. Bunların arasında komşumuz olan Mehmet Usta bir türlü yanımdan ayrılmadı. Sürekli ağlıyordu. Ağlamasının sebebini sorduğumda, "Sen oradan bir şeyler getirmişsindir", dedi. Evet bir şeyler getirmiştim. O zaman, bu Mehmed Efendiye ve Hacı Hanıma ders verdim. Bazen Mehmet Efendiyle, bazen da Hacı Hanımla hatme okumaya başladım. Böylece ilk derslerimi vermiş oldum."

    SONRAKİ ZİYARETLERİ :

    Her yıl yaptığı ziyaretlerinden birinde Üstad-ı Azam'ın babası Masum Efendi, Muhammed Nayır Hazretlerine bastonunu hediye eder. Efendi Hazretleri bu bastonu boynuna takarak şöyle der : " Bana da bu yakışırdı. Ben bu kapının kelbiyim."4

    ZATINDAN NAKİL :

    "Bir ziyaretim esnasında, dönüş zamanım geldiği halde Üstad iki gün sonraya dönüşümü erteledi. İki gün geçtikten sonra yine. "İnşALLAH iki gün sonra gidersin." dedi. Bu iki gün geçtikten sonra yine izin çıkmadı. O gün Üstad-ı Azam eline ayakkabı almıştı. Bana "Ben Bitlis'e gidiyorum. Şu ayakkabıları tamir ettireceğim, iki güne dönerim. Seninle konuşacaklarım var" dedi. Anlaşılıyordu ki benim beklememi istiyordu. İki günden sonra, akşama yakın bir zamanda yemek yerken uzaktan (üstad-ı Azamın otobüsten indiğini gördük. Gittim, karşıladım. Sabahleyin kuşluk vakti, havuzdan abdest almaya gittiğimde Üstad-ı Azam dışarıda Molla Hüseyin'le konuşuyordu. Beni görünce yanına çağırdı. Dedi ki: "Hoca Efendi, ben Şeyh Ahmed-i Haznevi Hazretlerini ziyaret için Suriye'ye giderdim. Bir gidişimde üç ay kalmıştım. Üç ay sonra dönüş günümde benim için bir at hazırlandı, eyerlendi. Ama Ahmed-i Haznevi Hazretleri buyurdu ki: "Muhammed Maşuk bir gün daha kal, "Tekrar atı içeri çektiler. Orada üç gün daha kaldım. O üç günde aldığım feyzi, üç ayda alamamıştım.

    Üstad-ı Azam. böyle söyleyince anladım ki bu işin arkasında başka perdeler vardır."

    Efendi Hazretleri 1960 İnkılabından sonraki günlerde kendisinde vukubulan bu mânâ âlemini, ebeveyninden aldığı helal lokma ve terbiyeye ve büyük zatların himmetine bağlamaktadır. Bu zatları görmek, sohbetlerine katılmak için hiç bir fırsatı kaçırmadığını; yıllık izinlerini de onların yanında geçirdiğini söylemektedir.

    BİR HATIRASI :

    "Taziye için Siyanis Köyündeyiz.5 Bu köyde yirmi bir gün kaldım. Bir gün Üstad-ı Azam istihareye yatmamı emir buyurdu. Ben de istihare namazını kıldım, yattım. O gece istiharede Üstad-ı Azam bizzat bazı halleri gösterdi. Bir tanesini söyliyeyim. Buyurdu ki ; " Kaza namazın var mı?" İşte, eş-şeriatü et-tarikatü. eş-şeriatü eş-şeriatü. Dedim ki; "Kurban, ben askerde bile namazımı kılardım," Meğer o akşam halife Molla Muhiddin Efendiye de benim için istihareye yatmasını emretmiş. Benim bundan haberim yok. Sabahleyin Üstad-ı Azamın bulunduğu dergaha gelirken Molla Muhiddin'le karşılaştım.Beni görünce ağlamaya başladı. "Hoca Efendi, senin işin tamam" dedi. Ben de ağlamaya başladım. Ayrılacağımız zaman Ustad-ı Azam. Muhammed Efendiye, benim için, teberrükken kuru üzüm koymasını buyurdu. Molla Muhammed, ambardan üzüm verirken, Üstad-ı Azam karşıdan buyurdu ki;"Ne götürürseniz ortak" Üstad-ı Azamın bir kerametini anlatayım. Mehmed Efendiyle camiye giderken, ben evin geçimini düşünmediğimi: iki keçiyi kesip kavurma yaptığımı söyledim. Mehmed Efendi de üzümleri topladığını anlattı. Akşam, Üstad-ı Azam bana: Sizin orada etleri ne yaparlar, diye sordu. Mehmed Efendiye de üzümlerini sordu. Bir tevafuk haliydi bu. Ayrılırken Üstad-ı Azam, ben. Molla Muhiddin ve Mehmed Efendi bir aradaydık. Molla Muhiddin yanıma yaklaşarak, benim için herşeyin tamam olduğunu; icazet verildiğini söyledi. O anda sanki bir mahşer havası gibi ağlamalar başladı. O zamana kadar vekildim: artık icazet verilmişti. Üstad-ı Azamın emriyle. Molla Muhiddin üç defa bu icazet emrini bana bildirdi. Üstad-ı Azam beni taş yuvarladığı bir yere oturttuktan sonra buyurdu ki "Molla Muhiddinle, Muhammed Efendi şahit olsunlar, senin hediyeni vereceğiz." İcazet alana hediye verilirdi, ama seferde olduğumuz için bu hediye daha sonra baha verilecekti.

    Veysel Karani'yi ziyaretten sonra bende bir hal oldu. Sanki boğazımı bir el sıkıyordu. Bu durumu Mehmed Efendiye söyledim. Mehmed Efendi biraz şaka biraz gerçek dedi ki "Üstad-ı Azam doldurdu, ağzını da kipçe bağladı."

    GAVS-I ZİYARETLERİ : Efendi Hazretleri yılda iki defa, ilkbahar ve sonbaharda. Üstad-ı Azamı ziyaret eder. Bu ziyaretlerinden birinde.birlikte gavs Hazretlerinin kabrini ziyarete giderler.

    ZATINDAN NAKİL :

    "Üstad-ı Azamı bir ziyaretim esnasında Diyarbakır'ın Hazro kazasında bir olay vukubulmuştu. Birkaç kişi ölmüş, birkaç kişi hapse düşmüş ve bazıları silahlarını alarak dağa çıkmıştı. Bu olayda tarafları barıştırmak için Üstad-ı Azamın peşine birkaç kez adam gönderdikleri halde, Üstad gitmemişti. Birgün Üstad-ı Azam, Gavs'ı ziyarete gideceklerini, imkanım varsa benim de gelebileceğimi söyledi. Bir pikaba binerek Hizan'da Gavs'ın kabri şerifine gittik. Kabre yüz metre kaldığı zaman ayakkabılarımızı çıkardık ve ormanın içinde yürüyerek ziyarete vardık. Ben, fırsatı ganimet bilerek Gavs'ı sürekli ziyaret ediyor ve Üstad-ı Azam'la benim aramda aracı olması için duada bulunuyorum. Gerçekten bir insan, bir muhtara veya bir müdüre iş yaptıracağı zaman validen aracı olmasını isteyebilir. Benim yaptığım da aynı şeydi.

    Ertesi gün Gavs'ın kabrine veda ziyaretine gittikten sonra, oradan ayrıldık. Nurşen'e, dergaha geldik. Oradan Hazro'ya sulha geldik. Orada kaymakam, hakim, savcı büyük bir kalabalıkla Üstad-ı Azamı ziyaret ettiler. Burada Hacı Faris adında Üstad-ı Azamın hizmetini gören bir zat büyük bir yemek verdi, Üstad-ı Azam köylere mektup yazmaya başladı. İnşALLAH bu sulh olacaktır, dedikten sonra ekliyordu : Hoca Efendinin de selamı var. İşte bu, onun büyüklüğünü gösteriyordu."

    Muhammed Nayır Hazretleri, 1966 yılında icazeti almış; fakat teveccüh yaptırmamıştır. Bunu anlatırken der ki; "Teveccühün adabını bilmiyordum. Bu adabı öğrenmediğimi, ivi mi voksa kötü mü yaptığımı diğer halife arkadaşlarıma sorduğumda, gidip Üstad-ı Azama söylediler. Üstad-ı Azam onlara verdiği cevapta : Ben de bir yıldır, bu adabı söylemedim ki şevki iyice artsın, demiş. Dedim ki: Elhamdülillah ben de yapmadım. Sonra Molla Hasan'a emir buyurarak adap kitabını yazdırdı. Daha önce bana hediye vermediği için de ciibbeyi getirmelerini buyurdu. Getirdi cübbeyi, çantaya koydular. Yalnız cübbeyi bana vermelerini emir buyururken, çevredekilcre de bu cübbe konusunun söz edilmemesini söyledi. Hatta ilaveten : "Benim şeyhimin oğlu Şeyh Alaaddin Efendi yaylada, " Benim babam uzaktan gelenlere merhamet ederdi, sen de hocaya merhamet et." demişti. Onun için cübbeyi hocanın çantasına koyun ve ileri geri konuşmayın"6 (bu cüppe Muhammed Maşuk hazretlerinin şeyhi, Ahmed Haznevi hazretlerinin cüppesidir.)

    Halifeler cübbeyi çantama koydular ve karşılıklı olarak helallik diledikten sonra, ben Erzincan'a döndüm."

    BİR HATIRASI : ZATINDAN NAKİL :

    Bir ziyaretimde Üstad-ı Azam; Hınıs, Bulanık yöresine tebliğe gitmişti. Ben ardından hemen gitmek islediğim halde Üstadın babası Şeyh Masum Efendi beni bırakmamıştı. Ancak ısrarlarım karşısında dayanamayıp izin vermişti. Nurşen'de traktöre binerek Ahlat, Tatvan, Malazgirt dolaştım.Malazgirt'te Üstadın kardeşiyle, bir cip bulduk. Onunla Bulanık'tı geldik. Bulanık'ta o gece kaldık. Üstadın nerede olduğunu bilmiyoruz. Yalnız Mığik köyünden sorabileceğimizi söylediler. Sabahleyin kamyona binerek Murat nehri üzerinde yapılmakta olan bir köprüye kadar gittim. Beni oraya götürenlere çantanıdaki tekkenin ekmeklerinden ikram ettim. Yapılmakta olan köprünün biraz, üstünde Şeyda Köprüsü vardı. Oraları gezdim. Bu köprünün yapılışı sırasında vukubulan bir hadise vardır.Piri Tanı Hazretlerinin müritlerinden birinin ihlası lam değildir. Hazret, başka bir müridine bu müridi suya itmesini emreder. Onu suya iterler. Mürit. Murat'ın taşkın suları içinde bata çıka akarken bağırmaktadır. Gördüm, inandım. Gördüm, inandım diye. Sorarlar, neyi gördün? Der ki, Sevdanın beni suya batırıp çıkarmakta olduğunu gördüm.

    Köprüden ayrılarak yürümeğe başladım. Sırtımda heybe, ayaklarımda mesler; üstüm başım çamur içinde. Yalnız köpeklerden korkuyorum. Yürüye yürüye

    bir köye vardım. Orada Mığik Köyünün yolunu sordum. Oradan ayrıldım ve yürüyerek bir tepenin üzerine geldim Orada bir gazel söyledim.

    Yeter ey dil beni sen kuh-ı sahralarda gezdirdin. Bela çöğenine karşı verip belimi ezdirdin,. Vücudum şehrini verdin bela bahrinde yüzdürdün.

    Kibir nim-i nigahiyle zühd ü takvamı bozdurdun. Nihayet bir kuru namı mezar taşıma yazdırdın Çekip firkat hicabını elimi pirden üzdürdün.

    Benim bu çekticeğim hep hayal-i infisalindir.

    Uluyu himmet-i devlet visal-i ittisalindir.

    Kamu eşyadaki hikmet senin kudret kemalindir.

    Kibir mim-i nigahiyle zühd ü takvamı bozdurdun.

    Çekip firkat hicabını elimi yardan üzdürdün.

    Nihayet bir kuru namı mezar taşıma yazdırdın.

    Kiminden korkuben kaçtım kiminden pehlivan oldum.

    Kiminden köhne dir olup kiminden nevcivan odum

    Gelip vahdet diyarından Acem şeh-i cihan oldum
    Kibir nim-i nigahiyle zühd ü takvamı bozdurdun

    Çekip firkat hicabını elimi yardan üzdürdün Nihayet bir kuru namı mezar taşıma yazdırdın.

    Ne kabrinden halas oldum ne bir arz-ı cemal ettin

    Düşürüp nar-ı hicrana bu ömrüm payimal ettin Sonunda Mehnıedin büktün elif kaddini dal ettin Ezel levh-i bekaydında beni hicrana yazdırdın Kibir nim-i nigâhiyle zühd ü takvamı bozdurdun Çekip firkat hicabını elimi pirden üzdürdün Nihayet bir kuru namı mezar taşıma yazdırdın.

    Ben bu beyitleri söylerken yolda uğramış olduğum köyde rastladığım iki kişi, oradan geçekten beni duydular ve bana bağırdılar : "Sen Erzincanlı Hocanın neyisin?" Erzincanlı Hoca ile Erzincanlı Piri Sami Hazretlerini kastediyorlardı. Ben de cevap verdim, ben Erzincanlı Hocanın kardeşiyim diye. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Beni yanlarına çağırdılar. Yanımdaki tekkeye ait ekmeklerden bir tanesini saklamıştım. Bu ekmek dergahın ispatı demektir. Adamlar beni Mığık'a kadar götürmeye karar verdiler. Hep beraber tepenin en yüksek yerine çıktık. Mıgik göründü. Onlar ayrıldı. İlerde iki köpek bağrışıyorlardı. Benim korktuğum başıma gelmişti. Ama yanlarına yaklaşınca, mübarekler oldukları yere oturdular, hiçbir şey yapmadılar. Köye girdim. Köylüler merek yapıyorlardı. Akşam üzeri, Üstad-ı Azamın katırcılarından biri geldi. Adam. benim çok iyi beyit okuduğumu söyledi. Bunlara bir kaç beyit okudum. Dediler ki biz seni daha yalnız bırakmayız. O gece rüyamda kıyametin koptuğunu gördüm. Dağlar, semalar yanıp dökülüyordu. Güneş batıdan doğmuştu. Bacaya çıktım, bağırmaya başladım: Kıyamet kopuyor, diye. Bir yandan da okuyorum. O sırada Güneş, benim başımın üzerine geldi ve üzerime doğru indi. Onunla beraber bir lama demiri gibi bir şey ve bir defter de iniyordu. Yanıma yaklaşınca defterin sarı yapraklardan meydana geldiğini gördüm. O yapraklardan bir tanesini kopardım, gerisi yine semavata çekildi. O yapraktan tek bir satır okuyabildim : Bir yıldıza istinaden Başka bir şey okuyamadım. Bu rüyamı da hiç kimseye anlatmadım.

    Ertesi gün köylüler bir kağıt yazarak beni bir köye gönderdiler Muhtarın evinde benim Üstad-ı Azamın halifesi olduğumu öğrenince hürmet gösterdiler. Abdest almak istemiştim. İbrik getirdiler : Ben biraz yukarıda söyle çukur gibi bir yerde abdest alınca, oradakiler bir şaşkınlık geçirdiler ve Üstad-ı Azamın da aynen orada abdest aldığını söylediler.

    Namazdan sonra hatme okuduk. Bu sırada biri yanıma yaklaştı. Dedi ki : "Hoca efendi, ben bir rüya gördüm. O rüyamı sana anlatacağım. Şeyh Efendi buraya gelmişti; sohbctleriyle. hatmeleriyle, teveccühleriyle burayı yakıp gitmişti. O gittikten sonra ben bir rüya gördüm. Rüyamda bir zabit geldi. Buraya mermi döktü. Onun döktüğü mermileri ben toplayıp cebime doldurdum. Zabit dönüp dedi ki : Ben gittikten sonra buraya bir zabit daha gelecek, dikkatli olun. Bunu söyledikten sonra zabit gitti ve şimdi de sen geldin."

    Yemekten sonra üç at çektiler. Bulanık'tan Hınıs'a aşacağız. Hınıs'tan Çaşko'ya geçtik. Piri Tahı Hazretleri, Scyda. Onlar da Nurşen'den çıkışlarında bu haneye uğrarlarmış. Buraya geldik. Çamaşırlarımı çıkardılar, yıkadılar. O gece bir rüya gördüm. Benim bütün telaşım Üstad-ı Azamı bulmak içindi. Rüyamda ön dişim sallanıyordu. Onu çektirmek için sokağa çıkmıştım. Tanı karşıdan diş doktorunun muayenehanesine girdiğini gördüğüm anda dişim kendiliğinden çıktı ve yerinde yeni bir diş meydana geldi. Bunu rüyada gördüm. Sabah olunca benim kuruyan çamaşırlarımla Üstad-ı Azamın yıkanmış çamaşırlarını birlikte getirdiler. Üstad-ı Azamın çamaşırlarını yüzüme gözüme sürdüm. Onun çamaşırlarını yine ona ulaştırmak için bana teslim ettiler. Hane sahibi Kutbeddin Efendinin babası Hacı Abdullah Efendi, Üstadın hizmetindeydi. Yola düştük. Köylerden Üstad-ı Azamı sora sora geçiyoruz. Nihayet Hazreti, Sarveli köyünde bulduk. Onu karşıdan elinde ibrikle görmüştüm. Ama Kutbeddin Efendiyle beraber önce Molla Emin'in evine gittik. Molla Emin bizi karşıladı. Üstad-ı Azam onlara : Hoca Efendinin gelme zamanıdır. Gelirse çok zahmet çeker, demiş. Yemekten sonra Üstad-ı Azamın bulunduğu eve gittim. Onlar da yemek yiyorlardı. Yemekten sonra yanına geldim, elini öptüm. Beni görünce sevindi ve Hacı Abdullah'a seslendi : "Hacı Abdullah, Kutbeddin senden iyidir; Kutbeddin, Hoca Efendiyi bize getirdi." iki gün Üstad-ı Azamın yanında kaldıktan sonra Erzincan'a döndüm
    #3
  4. endulus

    endulus Acemi Üye

    Katılım:
    20 Mayıs 2006
    Mesajlar:
    678
    Beğenileri:
    0
    ALLAH ONLARI BAŞIMIZDAN EKSİK ETMESİN. aro
    #4
  5. falcon_4267

    falcon_4267 Acemi Üye Silver

    Katılım:
    16 Eylül 2008
    Mesajlar:
    246
    Beğenileri:
    0
    Güzel paylaşımınız için tşk.ler
    #5

Sayfayı Paylaş

Users found this page by searching for:

  1. şeyh muhammed nayir erzincani

    ,
  2. erzincanlı muhammed nayir hazretleri

    ,
  3. erzincanlı mehmet efendi

    ,
  4. erzincan muhammet nayır efendi,
  5. hace nayir erzincani