Kuyunun duvarlarındaki ayak yerlerine basarak ağır ağır inmeye başlayan genç delikanlı  çok geçmeden son taşa bastı ve eli suya dokundu. Kova su yüzünde idi. Hiç bir şeye takılmamıştı. Hayretle etrafını yoklayan Abdullah Çelebi, kovanın ipini yukarıdan sarkıtılan ikinci bir ipe bağladı. Kovayı su ile doldurdu ve:
– Kovayı çekini… diye bağırdı.
Hava kararıyordu. Kuyunun başındaki yalak su ile doldu. Abdullah Çelebi, son kovayı da yukarıya göndermişti. Kuyudan çıkmaya hazırlanırken bir el arkasından kendini tuttu :

– Bu kuyuya inen imtihanını vermeden çıkamaz oğlum. Seni de imtihan edeceğim. Gel bakalım…
Bunu temiz yüzlü bir ihtiyar Söylemişti. Abdullah Çelebi önce biraz korkar gibi oldu. Sonra birden kendini topladı ve:

– Hayrola…ne imtihanı?… dedi.

İhtiyar cevap vermedi. Elini kuyunu duvarına sürdü. Bir pencere açıldı. Pencerenin önünde bir masa üstünde iki yaşında bir kız çocuk ile yanında patlak gözlü, çirkin bir kurbağa duruyordu. İhtiyar bu ikisini göstererek sordu:

-Söyle bakalım genç delikanlı. Bu çocuk mu güzel, bu kurbağa mı?

Abdullah Çelebi bir an düşündü. Bu çocuk şüphesiz ki, şu kurbağadan çok güzeldi. Bu ne manasız sualdi. Çocuğun daha güzel olduğunu bu ihtiyar bilmiyor muydu? Öyleyse bunda bir hikmet var diye düşündü ve şöyle cevap verdi:

– Ne bu çocuk, ne de bu kurbağa güzeldir. Gönül kimi severse güzel odur…

İhtiyarın yüzünde bir tebessüm belirdi :

– Tebrik ederim oğlum. Bu cevabı ilk defa senden duydum. Her şeyin dış görünüşüne bakıp hüküm vermek insanoğluna yakışmaz. Bu cevabı veremeyen yüzlerce insan bu kuyudan çıkamadı. Mükâfat olarak sana bir küçük sepet nar hediye ediyorum. Şimdi çıkabilirsin… dedi.

Abdullah Çelebi, elinde nar sepeti ile kuyudan çıktı. Kara Hasan ve silâhlı arkadaşları Abdullah Çelebi’nin elindeki sepeti görünce şaşırdılar. Kuyunun tekin olmadığını anladıkları için hiçbiri sual soramadı.

Şafak vakti yola çıktılar. Öğleye doğru bahçelik bir yerde yemek molası verdiler. İleride bir başka kervan mola vermişti. Kara Hasan ile adamları bu kervanın İstanbul’dan Bağdat’a gittiğini öğrendiler. Kervanın reisi namuslu, temiz bir insandı. Abdullah Çelebiyi de tanıyordu. Beraberce sohbet ettiler, yemek yediler. Ayrılık saati gelince, her iki kervanın adamları kucaklaşıp veda ettiler. Abdullah Çelebi de kervanın reisi ile vedalaşırken kuyuda kendisine verilen bir sepet narı hatırladı ve :

Size bir emanetim var. Şu bir sepet narı bizim Melek Hatun’a götürürseniz çok memnun olurum. Selamımı söylersiniz ve rahat olduğumu bildirirsiniz… dedi.

Reis, emaneti memnuniyetle kabul etti. “Bağdat Kervanı” İstanbul’a diğeri Bağdat’a doğru hareket etti. Bu ikinci kervan da vadileri aşarak, sarp dağları, uçsuz bucaksız çölleri geçerek bir gün Bağdat’a ulaştı. Kervanın reisi diğer emanetlerle birlikte Abdullah Çelebi’nin bir sepet narını aldı ve evlerine götürdü. Melek Hatuna eşinin selamını bildirdi ve emaneti teslim etti. Kadın sepeti içeriye götürürken kendi kendine :

-Bizim Abdullah’ın garip işleri. .. Nar mevsimi değil ama, kim bilir nereden bulmuştur… diye söylendi. Bir narı alıp odaya getirdi. Bıçakla kesmek istedi. Kesilmedi. Sert bir şeyle vurunca nar kırıldı ve içinden elmas parçaları döküldü. Genç hanım çok şaşırdı. İri bir parça elması yanına alarak bir sarrafa gitti. Sarraf elması iyice tetkik ettikten sonra :

– Kızım, bu çok nadide elmasa ben elli altın vereceğim. Eğer elinizde daha başkaları da varsa onları da satın alabilirim…  İsterseniz başka sarraflara da götürün. Eğer benden daha fazla fiyat verirlerse onlara satın… dedi.

Melek Hatun, elindeki elmaslardan, fakir aileye evlerinin bedelini beş on misli fazlasıyla ödedi. Onlar sefaletten, fakirlikten kurtulmanın sevinci içinde’ mesut bir hayata başlarken, Melek Hatun evleri yıktırdı ve büyük bir köşk yaptırdı.

Bir kaç ay sonra “Bağdat Kervanı” İstanbul’dan döndü. Abdullah Çelebi fakir evine doğru yöneldi. Fakat nasıl şaşırdığını tahmin edersiniz.  Melek Hatun Elmasların bir kısmını altına çevirdi. Bulunduğu mahalle fakirler mahallesi idi. Her ailenin bir iki odalı basit evleri vardı. Her evi değil ancak bazı evleri teker teker satın aldı.  Mahallesinin manzarası oldukça değişmişti. Ortada büyük bir köşk yükselmişti. Yer yer ağaçlar dikilmişti.  Mahallenin en güzel yerine  bir okuma  evi yaptırılmıştı. Bağdat’ın âlimleri bu çevrede toplanmaya başladılar. Okuma evine gelenlere çeşitli meşrubatlar ikram ediliyor, para alınmıyordu.

Aradan yıllar geçti. Sultan’ın sıhhati bozulmaya başlamıştı.  doktorlar çok çalışma ve üzüntü sebebiyle Sultan’a dinlenmesini  ve bunun için de Bağdat’ın iklimini tavsiye ettiler. Bağdat’a haber uçuruldu.  Sultan bütün saray adamlarıyla birlikte  bir gün Bağdat’a geldi. Bağdat Valisinin sarayı Sultan’a verildi.  Tabii Melek Hatun ile Abdullah Çelebi’de olayları her gün haber alıyorlardı. Abdullah Çelebi’nin okuma evine gelip gitmeye başlayan bazı vezirler, durumu Sultan’a anlattılar.  Bağdat’ın ilim ve fikir hayatına, kurduğu bu müessese ile büyük hizmetler eden Abdullah Çelebi isimli bu genci Sultan merak etti.

Sultanın daveti Abdullah Çelebi’ye iletildiği gün, Melek Hatun’la görüşen Abdullah Çelebi’ye hanımı şunları söyledi:

– Sultan ile görüştükten sonra, uygun bir zamanda bizim köşke davet etmeni rica ediyorum.  Sultan kabul buyurursa bizi son derece  sevindireceğini kendisine bildir…

Bağdat Valisinin sarayında Sultan’ın  davetine gelen Abdullah Çelebi’yi çok seven Sultan kendisiyle uzun uzun sohbetlerde bulundu. Saraydan ayrılırken Abdullah Çelebi Sultana dedi ki;

– Şevketli Sultanım, sizin huzurunuz ve sohbetiniz bize şeref veriyor. Lütfedip bir gün bizim fakirhaneye de şeref verirseniz bizi sonsuz bir saadete kavuşturursunuz. Bunu bizden esirgemeyecek kadar yüksek bir fazilete sahip olduğunuzu bildiğim için bu teklifi yapmak cesaretini buldum. Mâzur görünüz…

Sultan son derece memnun kalmıştı. Tebessümle cevap verdi:

– Yarın size geleceğim Abdullah Çelebi… Bağdat’a büyük hizmetler yapan, faziletli bir insanın dostu olmak Sultanınızı memnun ve mesud eder…

– Allah size uzun ömürler versin Sultanım. Bizi ihya ettiniz. Yarını sabırsızlıkla bekleyeceğiz.

– Güle güle Abdullah Çelebi dostum…

Ertesi gün Abdullah Çelebinin köşkünde büyük bir ziyafet hazırlığı başladı. İkindi zamanı Sultan, vezirleri, kumandanları ve adamları ile birlikte köşke geldi. Namazdan sonra yemekler yendi. Şiirler okundu. İlmi sohbetler yapıldı. Gece geç saatlere kadar çok eğlenceli vakitler geçti. Misafirlerden bir çoğu Sultan’a iyilik ve rahatlık dileyerek köşkten ayrıldılar.

Bir ara Abdullah Çelebi Sultan’a döndü:

– Refikam cariyeniz perde arkasından sizinle görüşmek arzu ediyor. Emir ve müsaade buyurur musunuz?

– Hay hay… Memnun olurum. Meclisimiz dağılsın…

Toplananlar dağılınca Abdullah Çelebi içeriden bir tepsi tatlı getirdi.  Beraberce tatlıyı yemeye başladılar.  Sultan ilk lokmayı ağzına alınca bir an durdu.  Gözlerini yere dikti Abdullah Çelebi dikkat etti. Sultan ağlıyordu.

– Hayrola Sultanım… Cesaretimi bağışlayınız. Sizi üzen bir şey mi oldu?

– Kızımı hatırladım Abdullah Çelebi.  Bu tatlı o yapardı.

– Kızınız vefat mı etti Sultanım?

– Hayır…hayır… Onu ben elimle öldürdüm…

– Aman Sultanım… Siz bunu yapamazsınız Hâşâ!

– Onu ülkemden çıkardım. Şimdi nerededir bilmiyorum. Bu sırada Melek Hatun perdenin arkasından konuştu:

– Sultanım! EVİ EV EDEN KADIN MIDIR, ERKEK MİDİR?

– Kızım!Bu kızımın sesi!… Allahım! Kulaklarıma inanamıyorum!

Melek Hatun perdeyi açtı. Ağır ağır yaklaşıp babasının elini öptü. Sultan sultan olmaktan çıkmış, hassas bir baba olmuştu.  Gözyaşları içinde kızını kucakladı:

– Evi ev eden kadınmış yavrum. Çok doğru düşünmüşsün. Sana zulmettim.

– Estağfurullah babacığım. Sizin o hükmünüz bana dünyayı tanıttı. Fakir insanları, onların dertlerini yaşayarak tanıdım. Ben hayatımdan memnunum ve mesudum. Abdullah gibi temiz yürekli bir insana kavuşmam da sizin o hükmünüzle olmuştur.

Sabaha kadar doya doya konuştular. Kuşluk vakti Bağdat Valisinin sarayında büyük bir merasim yapıldı. Sıhhi sebeplerle devlet işlerini güç yöneten Sultan, tahtını Abdullah Çelebi’ye bıraktı. Ülkenin her tarafında şenlikler başladı. Halk kendi derdini bilen, âdil, faziletli, dürüst bir Sultan’a kavuşmanın saadetini duydu. Doğruluk bir kere daha zafer kazandı.

Mustafa Yazgan – http://hikayelerimizden.com