Vesile ve Tevessül

Konusu 'Cemaat ve Tarikatler' forumundadır ve aysesemra tarafından 5 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. Sabır-Ehli

    Sabır-Ehli Acemi Üye Silver

    CAİZ VE ŞİRK OLAN
    TEVESSUL, İSTİĞASE VE ŞEFAAT

    [​IMG] [​IMG]


    TEVESSUL



    Tevessul : Vesile , sözlük anlamıyla , kendisiyle başkasına yaklaşılan, yol, vâsıta, sebep, bahâne, fırsat, Taleb edilene yakın olmak ve ona arzuyla varmak anlamına da gelir Diğer bir anlamı da sultanın katındaki mevki , yakınlık derecesidir. “Vesîle” masdarından meydana gelmiş bir kelimedir.

    «Vesile» sözlük anlamıyla, kendisiyle başkasına yakın olunan, taleb edilene içten bir yakınlık ve ona yol aramaktır.

    Vesile: Kendisiyle bir şeye ulaşılan, ona yaklaşılan şey.

    O’na (yaklaştıracak ) bir vesile arayın / arzulayın. (Mâide, 35)

    Vesile ayrıca hadîste geçtiği gibi cennetteki yüce makamın da adıdır.

    «Benim için Allah’tan vesile’ye isteyin. Zira o, cennetteki bir menzildir.»[Müslim, K. Salât.]



    Şer’i istılahta" ise , Allah katında yüksek bir derece elde etmek , bir fayda sağlamak veya bir zararı savmak suretiyle ihtiyaç gidermek veya dünya ve ahirette arzulanan bir şeyi elde etmek için Allah’a ve Resulü’ne iteatte bulunup , Salih amel işlemek suretiyle Allah’a yakın olmaktır. Allah’a tevessülde bulunmak ancak onun çizdiği sınırlar içerisinde mümkündür.





    TEVESSÜL ÇEŞİTLERİ


    1) Meşru Tevessül 2) Bid’at Tevessül



    1) Meşru Tevessül Ve Çeşitleri:



    tevessül şu üç şekilde vardır :


    1- salih ameller

    2- salih zatın duası

    3- Allahın isim ve sıfatlarıyla dua



    Bunları biraz açacak olursak :





    1) Güzel İsimleri ve Yüce Sıfatlarıyla Allah’a Tevessül:



    Bunlarla tevessül en hayırlı tevessül çeşitlerinden olup, onların en yücesi ve en faydalısıdır. Bu tevessül türüne delil olarak şu ayeti verebiliriz.



    Güzel isimler Allah’ındır. Onlarla Allah’a duada bulunun” (A’raf, 7/180)



    Ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’a isimlerinden veya sıfatlarından biriyle tevessülde bulunmak Allah’ın sevip hoşnut olduğu amellerdendir. Bu nedenle Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem bu tevessül türü ile tevessülde bulunmuştur. Bize düşen de Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem’nun ashabının ve tabiûn’un dua ettiği gibi duada bulunmak, Allah’a yaklaşmaya, yakın olmaya çalışırken onları kendimize örnek almaktır. (Buhari , Muslim)



    2) Salih Amelle Tevessül:



    Bir müslümanın “Allahım! Sana olan imanım, Rasûlü’ne duyduğum sevgi ve inançla beni rahata erdirmeni senden dilerim” demesi bu türdendir. Kulun; namaz, oruç, cihad, Kur’an tilaveti, zikir, istiğfar, hayır işleyip haramdan sakınmak gibi salih amellerle Allah’a yakınlık aramasıdır. Buna delil olarak: “Derler ki -Rabbimiz! İman ettik. Günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru...” (Âli-İmrân, 3/16) ayetini verebiliriz. Sünnetten getirilecek delil ise mağara ashabının kıssasıdır. Bu kıssada geçmiş ümmetlerden üç kişi kötü hava koşullarında bir mağaraya sığınırlar. Derken bir kaya düşerek mağaranın girişini tıkar. Onlar da yapmış oldukları salih amellerle dua edip tevessülde bulunarak Allah’tan yardım dilerler. Allah da taşı aralayarak kurtulmalarını sağlar. (Buhari , Muslim)



    3) Salih Kimselerin Dualarıyla Tevessul:



    Kul dara düştüğünde kendini Allah’a karşı günahkar hissederek salih bir kimsenin duasını taleb edebilir. Ancak bu kimse itikadı düzgün, ilim ve takva sahibi bir kimse olmalıdır. Bu tevessül türüne delil olarak: “Rabbimiz! Bizi ve imanda bizi geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” (Haşr, 59/10) ayeti verilebilir. Ayrıca Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem’nun: “Mü’minin, müslüman bir kimsenin gıyabında kardeşi için yapmış olduğu dua kabul edilir” (Müslim) hadisi de bu tevessül türüne delildir. Yine Enes b. Malik’ten rivayet edilen şu olay deliller cümlesindendir.



    Kıtlık zamanı Ömer (r.a.) , Abbas b. Abdulmuttalib (r.a.) ile yağmur duasına çıkarak şöyle dua etti: -Allahım! Sana Peygamberimiz ile tevessülde bulunurduk sen de bize yağmur yağdırırdın. (Şimdi) Sana Peygamberimizin amcası ile tevessülde bulunuyoruz. Bize yağmur indir. Ravi der ki-Yağmur inmiştir.”( Buhari )



    Hz. Ömer’in Sözünün Anlamı :

    Biz peygamber (s.a.v.) den bizim için dua etmesini , böylece onun duasıyla Allah’a yakın olmayı kastediyorduk. Şimdiyse O , Allah’ın rahmetine kavuştuğundan dolayı bizim için dua edemez. Bu nedenle bizim için dua etmesini amcasından istiyoruz .



    Burada da gördüğümüz gibi Hz. Ömer (r.a.), Peygamberin kabrine gidip aracıl yapmıyor , HAYATTA olan peygamberin amcası hz Abbas ile BERABER Allah'a dua ediyorlar





    2) Bid’at Tevessül Ve Çeşitleri:



    Allah’ın sevmediği ve hoşnut olmadığı söz, fiil ve inançlarla Allah’a yakınlık aramak bid’at tevessülün kapsamına girer. Bu tevessül çeşidi ile meşgul oluşları, bazı insanları Allah’ın göstermiş olduğu meşru tevessül şekillerinden gaflete düşürüp, onların bütün gayretlerinin boşa çıkıp hüsrana uğramalarına sebep olmuştur.

    Şimdi Müslümanları uyarmak ve İslam’ın bu konudaki gerçeğini ortaya koymak üzere bid’at tevessülün bazı türlerini açıklamaya çalışalım.



    1) Allah’a Bir Kimsenin Hatırı Veya Makamı-Mevkii İle Tevessül:



    Bid’at tevessül türlerinden birisi Allah’tan bir kimsenin hatırı, makamı-mevkii ile istekte bulunmaktır. “Allahım! Peygamberinin veya kulun filancanın yüzüsuyu hürmetine senden isterim” demek böyledir. Böyle bir tevessül anlayışı İslam dininde yoktur. Allahu Teâlâ’nın “Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (Enâm: 6/38) dediği Kur’an’da, veya Ebu Hureyre’nin “Allah Rasulu bize tuvalete girmek dahil herşeyi öğretti diyerek kapsamını ortaya koyduğu sünnette bu tür tevessüle delil yoktur." Aynı şekilde sahabenin yaşantısında da bu türden örneklere rastlamak mümkün değildir.

    İslamın emrettiği, Allah’a güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla tevessülde bulunmaktır. Bu bid’at tevessül türünde şayet kişi Allah’ın sultanlar, krallar gibi aracılara ihtiyacı olduğu şeklinde bir inanca sahip olursa bu onu büyük şirk’e sokar. Çünkü bu yaratıcıyı yaratılana benzetmektir. Bu çok kötü bir kıyastır.

    Oysa Allah Subhanehu ve Teâlâ yarattıklarına kıyas edilemez. Allah’ın bir kulundan hoşnut olması için aracı gerekmez. Bir kuluna gazap ettiğinde de hiçbir aracı fayda vermez. Melek, peygamber ya da her ne olursa olsun hiçbir mahluk Allah’a kıyas edilemez. Yaratılan herşey yaratana muhtaçtır. Yaratan ise ne aracıya ne de herhangi bir yaratılmışa muhtaç değildir.

    Onlar, Allah’tan başka, kendilerine göklerde ve yerde olan rızıktan hiç bir şey veremeyen ve buna asla güçleri yetmeyen şeylere ibadet ediyorlar. İşte böylece siz de Allah’a birtakım benzerler icat etmeyin. Çünkü Allah her şeyi bilir. Halbuki siz bilmezsiniz.” (Nahl, 16/73-74)

    İşte bu nedenle sahabe, vefatından sonra Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem ile tevessül etmeyi bırakıp dua etmesi için amcası Abbas’a yönelmiştir. Bu, onların Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem’nun sağlığında “Allahım! Peygamberinin yüzüsuyu hürmetine bize yağmur indir” dediklerini, O vefat ettikten sonra ise “Rasulullah’ın amcısı Abbas’ın hürmetine” demeye başladıklarını göstermez. Bu tür bid’at duaların ne Peygamber sallAllahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde ne de Allah’ın kitabında bir yeri olmadığını iyi bildikleri için böyle bir şeye başvurmamışlardır.

    Peygamber sallAllahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra, bir kimsenin hatırıyla tevessül caiz olsaydı onun hatırıyla tevessül öncelik kazanırdı. Bu tür tevessül Mekke müşriklerinin şirkiyle benzeşmektedir.

    Onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz” (Zümer, 39/3)

    Makamı-mevkii ne olursa olsun bir yaratılmış ile herhangi bir fayda sağlamak veya bir zararı başından savmak için güç yetirir olduğuna inanarak tevessülde bulunmak büyük şirktir. Allah korusun insanı dinden çıkarır.



    2) Ölmüş Evliya Ve Salihlere Seslenmek, Onlardan Yardım Dilemek, Adaklar Adamak:



    Salih kimselere seslenerek, onları çağırmak, onlara adak adamak gibi fiiller Allah’ın dininden değildir. Bunlar tevhidi ortadan kaldıran, büyük şirk kapsamına giren fiillerdir. Bir kimsenin “Ey Seyyidim filan, ey şeyhim falan!... Elimden tut, şu hacetimi gider” türünden sözler sarfetmesi bu türün kapsamındandır. Ölmüş kimselere adak adamak da meşru bir tevessül türü değildir. Bir kimsenin “Ey efendim filan! Allah beni rızıklandırırsa... şu dileğim yerine gelirse... senin için şunları yapacağım, kurban keseceğim” vb. sözleri bu bağlamdadır. Bunların tümü ibadet türü olan dua ve adağı Allah’tan başkasına sarfetmektir ki İslam dini bu gibi şeylerden uzaktır.

    Ekinlerinden, hayvanlarından Allah’a pay ayırıp dediler ki -Bu Allah’ın (iddialarına göre) bu da ortak koştuklarımızındır. Ortak koştukları için olanlardan Allah’a pay düşmez. Allah için ayırdıklarından ise ortak koştuklarına da aktarırlar. Ne kadar kötü hüküm veriyorlar.” (Enâm, 6/136)

    Allah’tan başkasına yönelmek, onlara duada bulunmak, onlar için türbeler yapıp içinde mum yakmak -ki günümüzde birçok cahil kimse bunları İslâm adına yapmaktadır.- ne peygamberimizin ne de Selefi Salih’in yapmadığı İslama zıt davranış biçimleridir. Çünkü onlar dua’nın sadece Allah’a edilmesi gerektiğine inanan kimselerdi. Şu ayetle emrolundukları gibi;

    Kullarım sana benden sorarlarsa bilsinler ki ben yakınım. Dua ettiğinde bana dua edene karşılık veririm. Öyleyse çağrıma karşılık versinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulurlar.” (Bakara, 2/186)

    Ve Muvahhidlerin İmamı SallAllahu aleyhi vesellem de onlara şunu öğretmiştir:

    Dua, ibadettir.” ( Tirmizi )

    Dua ibadet iken nasıl olur da Allah’a mahsus bir ibadet biçimi O’ndan başkasına sarfedilebilir?...

    Eğer onları çağırırsanız, sizin çağırmanızı işitmezler. Faraza işitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin (onları Allah’a) ortak koşmanızı reddederler. (Bu gerçeği) sana, herşeyden haberi olan (Allah’tan) başka hiç kimse haber veremez.” (Fatır, 35/14)

    Bil ki, bu amellerin bütünü tevhidle, peygamberlerin gönderiliş amacı ile çelişmektedir. Peygamberler, Allah’tan başkasına ibadeti ortadan kaldırıp, ibadeti yalnızca bir olan Allah’a yöneltmek için gönderilmişlerdir. Yine peygamberler, Allah’ın amelleri kabulü için şu iki şartın yerine gelmesi gerektiğini beyan etmişlerdir. Bu şartlar:



    a) Amelin salih olması

    b) Allah’ın şeriatine uygun olmasıdır.



    Allah şirkten başka herşeyi bağışlar.

    Şüphesiz Allah, şirkten başka herşeyi dilediği kimsede bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir iftirada bulunmuştur.” (Nisa, 4/48)





    3) Velilerin Ruhlarına Kurban Kesmek Ve Kabirleri Etrafında Ta’zimde Bulunmak:



    Günümüzde cahillerin yaptığı işlerden bazıları, velilerin türbeleri önünde kurban kesmek, belirli zamanlarda etrafında toplanıp ta’zimde bulunmak, şifa umuduyla hastaları onlara taşımak, oralarda geceleyip ölmüş olan velilerden şefaat istemek, onlara seslenip dua talep etmek, onlardan meded ummak gibi şeylerdir. Bunların tümü Allah’ın şeriatinde bulunmayan cahiliyye işi sapıkça bid’atlerdir. Allah’a, ibadette başkalarını ortak koşmaktır. Allah, bu tür şirklerden kullarını sakındırmıştır.

    Allah’a ibadet edin. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın” (Nisa, 4/36)

    Bile bile Allah’a eşler koşmayın” (Bakara, 2/22)

    Bu işleri yapanla, yapılmasına rıza gösteren hüküm açısından aynı konumdadır. Bu hüküm şirktir, iman ettikten sonra küfre sapmaktır. Allah cümlemizi bundan korusun...

    Şaşırtıcı bir gerçektir ki, bu tür bid’at tevessüllere başvuran kimseler meşru tevessül çeşitlerini kullanmak yönünden pek zayıftırlar. Kur’an ve sünnet kaynaklı meşru tevessül çeşitlerini bırakıp kendi uydurdukları dualar ve bid’at tevessül çeşitleriyle Allah’a yakın olmayı ummaktadırlar. Oysa Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem’nun ve ashabının uygulamaları bu konuda en hayırlı ve en faydalı olanıdır.

    Hayırlı olanı daha aşağısıyla mı değişiyorsunuz” (Bakara, 2/61)

    İnkar edilmeleri din’de asıl olan, iftira yolu ile ona eklenmeye yeltenilen bu gibi bid’atleri ilk defa reddeden biz değiliz. Bilakis bu, Sahabe, Tabiûn ve Dört İmam ile kıyamete kadar onlara uyan kimselerin yoludur.



    MÜSLÜMANLARIN TEVESSÜL KONUSUNDA YANLIŞA DÜŞME SEBEBLERİ


    1 ) En önemli sebeb taklittir. Taklit , bir kimsenin herhangi bir delile dayandırmadığı bir görüşünü , kabullenmektir. Bu şer’i açıdan yanlış bir tutumdur ve yasaktır . Mukallid , delilini bilmeden taklit ettiği kimsenin görüşünü aksi sabit olsa da bağnazca savunan kimsedir. Allah bir çok ayette bu tutumdan sakındırmıştır.

    Onlara _ “Haydi , Allah’ın indirdiğine ve Rasule gelin “ dendiğinde derler ki _ “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter.” Ya babaları bir şey bilmeyen , doğru yola ermemiş kimsele idiyse?...”(Maide 104)

    Selef alimleri ve müctehid imamlar aynı şekilde taklitten sakındırmışlardır. Zira taklit , çekişme , zayıflık ve saflarda bölünme sebebidir . Bu nedenle bütün meselelerde tek bir kişiyi taklit eden bir sahabiye rastlamak mümkün değildir. Dört imam da bu görüşlerinde bağnaz bir tutum içerisine girmeyip kendilerine Allah rasulunün (s. a.v.) sahih bir hadisi ulaştığında derhal görüşlerini terk etmişlerdir. Ayrıca kullandıkları delilleri bilmeksizin kendilerini taklit etmekten başkalarını sakındırmışlar , şu ayetin manasını hakkıyla anlamış olduklarını ortaya koymuşlardır :

    Size indirilene uyun. Ondan başkasını dost edinip de uymayın .Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz ! ..”(Araf 3)



    2 ) Bir konuyu değerlendiriken ayet ve hadislerin bir kısmını alıp bir kısmını almamak. Bununla beraber , delil edindikleri ayet ve hadisler de , halbuki ne onların ispat etmek istediklerine delil olabilir , ne de görüşlerini destekler mahiyettedir. Ancak kesin olan şu ki ; onlar nasların delalet ettiği doğru tefsiri bilmiyorlar , ya da onları delalet ettiğinden çok uzak anlamlarla tevil ediyorlar. Şu ayette olduğu gibi :

    Ey iman edenler ! Allah’tan sakının ve ona vesile arayın “ (Maide 35)

    Bu ayette “vesile” den maksat , taat ve hoşnut olduğu amellerle Allah’a yakın olmaktır. Oysa bazı kimseler bu ayeti Allah’tan başkasından meded ummaya delil getirmektedirler. Bu , Allah’ın kelamını tahrif etmektir. Allah’ın emrettiği vesile , müfessirlerin ittifak ettiği gibi Salih ameller vasıtasıyla Allah’a yakın olma talebidir.

    Yine hadislerden ise bazı kimselerin bahsi geçen “Yağmur Duası“ hadisinde Hz. Ömer’in , Hz. Abbas’la yaptığı tevessülü , Allah rasulüne (s.a.v.) yakınlığı nedeniyle zatiyle yapmış bir tevessül olarak değerlendirmeleri buna örnektir. Peki o zaman , Hz. Muaviye’nin ve diğer Müslümanların Yezid b. Esved el Curaşi ile yaptıkları tevessüle ne buyrulur ? … Curaşi dua eder etmez yağmur yağmaya başlamıştır. Bu konuya örnek olarak “Ama” hadisini de verebiliriz.



    Ama’nın biri Allah rasulüne (s.a.v.) gelerek _ “Bana afiyet vermesi için Allah’a dua et “ der. Allah rasulu (s.a.v.) ona _” Dilersen dua ederim. Dilersen sabredersin. Bu senin için daha hayırlıdır“ der.

    Ama' da _ “dua et” diye ısrarını bildirir. Bunun üzerine Allah rasulu (s.a.v.) ona güzel bir şekilde abdest alıp şu duayı söylemesini emreder._” Allah’ım sana peygamberin rahmet peygamberi Muhammed (s.a.v.) ile yöneliyorum. Ey Muhammed ! Hacetimin giderilmesi için seninle Rabbime yöneliyorum . Allah’ım ! Benim hakkımda onu şefaatçi kıl !



    Hadiste görüldüğü gibi Allah rasulunden (s.a.v.) dua talebi vardır . Aynı zamanda Allah’ın peygamberinin duasını kabulu için “ama dua etmekte _” Allah’ım ! Benim hakkımda onu şefaatçi kıl “ demektedir .




    3) Aslı astarı olmayan hatta bazen dinin asıllarıyla çelişen uydurma hadislerle ve Allah rasulune (s.a.v.) nisbeti kesinlik kazanmamış zayıf hadislerle amel etmek. Örnek olması sebebiyle birkaç tanesini buradaki ortama aktaralım.

    Makamımla tevessulde bulunun. Şüphesiz Allah katında makamım büyüktür

    Bu hadis (!) uydurmadır , batıldır.



    “_Adem günah işleyince dedi ki _ Ya Rab ! Muahmmed’in hakkı için senden beni bağışlamanı dilerim.
    Bunun üzerine Allah Teala _ Ey Adem ! Henüz yaratmadığım halde Muhammed’i nasıl biliyorsun? diye sordu?
    Adem _ Ya Rab ! Beni elinle yaratıp bana ruhundan üfleyince başımı kaldırdım ve arşın direkleri üzerinde şu yazıyı gördüm : La ilahe illAllah Muhammedur Rasulullah. Bildim ki Sen adının yanına ancak en sevdiğin kimsenin adını yazarsın.

    Allah da şöyle buyurdu._ Seni bağışladım , Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım.”



    Uydurmadır.

    Râvilerinden olan Abdurrahm an b. Zeyd b. Eslem hakkında İbn Hibbân şöyle der: «Hadis uydurmakla itham olunmuş, Leys, Malik ve İbn Lehi’a üzerine hadisler uydurmuştur. Dolayısıyla imâm ez-Zehebî rivâyet hakkında uydurma ve batıl derken, İbn Hacer el-Askalânî de ona katılır.

    Zehebi, bu hadis hakkında: ''Hadis uydurmadır. Abdurrahman yalancıdır. Ve Abdullah İbni Meslem el-Fahri'nin kim olduğunu bilmiyorum'' demektedir.

    Mizan'ul-İtidal'de bu hadis için ''batıl bir haberdir'' denilmektedir.

    Beyhaki Delail Nübüvve'de ''Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem zayıf ravilerdendir'' der.

    El-Elbani bu hadisi aktardıktan sonra '' Sonuç olarak ben derim ki: Bu hadisin Peygamber (sav)'den aslı yoktur. Bu hadise iki muhterem hafız -Askalani ve Zehebi- batıl hükmü vermiştir. (Zayıf Hadisler Silsilesi 1/hadis no 25) diyerek hadisi eleştirmektedir.



    Şeyhul İslam İbni Teymiyye (ra): ''Hakim bu rivayeti sahihi sakimden (zayıf) ayırma babının girişinde aktarmakta ve Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem'in babasından rivayet ettiği hadisler uydurmadır'' demektedir.



    El-Saganiuydurulmuşdedi. (El-Sagani El-Hadis El-Mevzuat sy.7) Elbani de aynı şeyi söylemiştir. (Silsile el-Zayif 1/450 no 282)

    El Acluni Uydurma olduğunu söylemiştir (el-Aclunî, Keşfu'l-Hafâ, II, 214.)

    Şeyh Molla Aliyyul Kari "Zayıftır ama anlamı doğrudur… ” (Aliyyu'l Kari El-Esrar El-Merfuat sy 67-68)der ve şu iki hadisi bu görüşüne delil getirir:


    a. İbn Esakir tarafından nakledilen hadis ”sen olmasaydın dünya yaratılmazdı.” İbni Cevzi bunu nakletti ve şöyle dedi: ”uydurulmuştur” (İbni Cevzi El-Mevzuat 1/288) ve Suyuti’de aynı şeyi söylemiştir. (Suyuti El-Laai 1/272)



    b. Deylemi’den nakledilen bir hadis ”Ya Muhammed! Sen olmasaydın Bahce (cennet) yaratılmış olmazdı ve Sen olmasaydın ateş (cehennem) yaratılmış olmazdı.

    ElBani derki ”Deylemi’den hadisin sahih olduğunu ortaya koymadan gerçekliğini onaylamak doğru olmaz ki Hiç bir alimin bu konu üzerinde durmuş olmasına rastlamış değilim… Deylemi’nin bunu aktaran tek kişi olması benim için bu hadisin zayıf olduğuna inanmak için yeterlidir, dahası Musned’inde (Deylemi, Musned 1/41/2) rastladığımda zayıf olduğuna inandım. (El Elbani Silsile El-Zayıf 1/451 no.282)



    Yukarıdaki sözün uydurma olduğuna bir delil de yine başka bir rivayetten ! Akıl sahiplerini çelişkiyi görmeye davet ediyorum :

    Adem (a.s.)’ın Nebî (s.a.s.)’i, kendi yaratılışından sonra cennette iken yer yüzüne inmesinden bilmesidir. Halbuki zayıf, ancak daha iyi bir senedle gelen başka rivayette:

    Adem (a.s.) Hindistan'a iner ve yanlızlık hisseder, bunun üzerine Cebrâil inerek; Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Eşhedu En Lâ İlâhe İllallâh (iki defa), Eşhedu Enne Muhammeden Rasulullâh (iki defa) deyip ezan okur.
    Adem şöyle der: «Muhammed de kim»?
    Cebrâil: «Peygamberlerden son oğlundur» der.
    (İbn Asâkir (1/323/2).



    Râvilerinden Ali b. Behrâm bilinmemekte, diğer bir râvi olan Muhammed b. Abdullâh b. Suleyman aynı şekilde bilinmemektedir.

    Bir önceki rivâyette Âdem (a.s.) daha cennette iken Peygamber (s.a.v.)’i tanıyordu, bu ikinci rivayette ise, Âdem (a.s.) yer yüzüne indiği halde Muhammed (s.a.v.)’i tanımamıştır.



    Bununla birlikte Allah c.c. Her şeyi bilmiyormuş gibi Hz. Adem’in Hz.Muhammed(s.a.v) adını nerden gördüğünü bilmiyor da yarattığı Adem’e sorarak cehaletini gideriyor (haşa! Summe haşa)



    Son Olarak :

    Muvahhid bir kula düşen , kişiyi büyük şirke , küçük şirke veya haram olan bid’ate düşüren bid’at tevessül türlerinden sakınmaktır . Zira bu , duada haddi aşmaktır , ve duanın karşılıksız kalmasını gerektirir. Çünkü Allah azze ve celle ancak şer’i ölçüler içerisindeki duaları kabul eder.Ayrıca mü’min kul ,dualarını Kur’an ve sünnetten seçmeye özen göstermelidir. Zira bu kabul edilme açısından daha güvenilirdir ve de kişiye sevap kazandırır.

    Bir hadiste _ “haramlar bellidir , helaller bellidir. Birde ikisi arasında şüpheli şeyler vardır . Bunlardan sakınmayan tehlikeye girer “ manasındaki hadisi şerife göre bile en azından hareket etmenizi , görüyorsunuz ki Bid’at olan tevessulleri en azından ben bunlardan beriyim diyerek reddetmenizi bekleriz.

    Allah’ım ! Güzel isimlerin yüce sıfatların ; sana olan imanımız , Rasulüne duyduğumuz sevgi ve sünnetine olan bağlılığımız ; ancak senin rızanı gözettiğimiz Salih amellerimiz ve içimizden Salih kimselerin duasıyla sana yakınlık umar ; bizleri yolunda çaba gösteren , yoluna çağıran Peygamberinin (s.a.v.) sünnetine bağlı , haktan ayrılmayan muvahhid kimseler kılmanı , bizi düşmanlarımıza galip getirp aziz dinin İslam’ı yüceltmeyi bizlere nasib etmeni Senden dileriz




    Allah'tan (c.c.) değil , Veliden Yardım İsterseniz, Daha Çabuk yardım Gelir Diyenlere TOKAT

    Tasavvuf ehlinden çoğu defa duymuş, kitaplarından okumuşsunuzdur ki; bir sıkıntı anında Allahtan istemeyin, bir Allah dostunu, tasavvuf şeyhini, veliden isteyip, dua ederseniz, yardım daha çabuk gelir. Sapık sofiye böyle inanır ve sıkıntı anında Allah c.c. yi bırakıp, yaratılmışlardan yardım ister.
    Şimdi Kur'an-ı Kerim'den, Yusuf suresinde, Hz. yusuf (a.s.)ın zindandan çıkmak için Allah (c.c.) den direk istemek yerine, iki arkadaşından kendilerini kralın yanında anmasını istemiş, Bu sebeble Allah c.c., Yusuf (a.s.)ın zindanını uzatmış, O arkadaşlarına, Kralın yanında Yusuf a.s. anmayı geciktirmiştir.
     
  2. Sabır-Ehli

    Sabır-Ehli Acemi Üye Silver

    RASULULLAH'TAN İSTİĞASE VE ŞEFAAT



    Soru

    Din önderi âlimler - Allah onları itâatına muvaffak kılsın - Rasûlullah (s.a.v.)'den istiğasede bulunulmaz diyenler hakkında ne düşünüyorlar?

    Bu sözün söylenmesi haram mıdır?

    Bu söz küfür müdür, değil midir?

    Allah'ın Kitabı'ndan bazı âyetleri ve Rasûlullah (s.a.v.)'in bazı hadîsleri delil gösterilirse, delili ona fayda verir mi, vermez mi?

    Kur'an ve Sünnetten delil getirildiğinde, ona muhalefet edenin durumu ne olur?



    Cevap

    Hamd Allah'adır. Peygamber (s.a.v.)'in şefaatçi olduğu, şefaatçi kılındığı kıyamet gününde, insanların ondan şefaat isteyecekleri, Rableri nezdinde kendilerine şefaat etmesini talep edecekleri ve kendisinin onlara şefaat edeceği müstefîz, hattâ mütevâtir Sünnetle ve ümmetin ittifakıyla sabittir.

    Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat ayrıca, Rasûlullah'ın büyük günah işleyenlere şefaat edeceği ve tevhid ehli olan kimsenin ebedi olarak cehennemde kalmayacağı konusunda birleşmişlerdir.

    Haricîlerle Mutezile, büyük günah işleyenlere şefaati inkâr ederler, ama mü'minlere şefaati inkâr etmezler. Bunlar bid'atçı ve sapık kimselerdir. Ancak tekfir edilmeleri hususu tartışmalıdır ve bu konuda farklı düşünceler vardır.

    Tevatür ve icmâ ile sabit olanı, hüccet ortaya konduktan sonra inkâr eden kâfir olur, İster buna istiğase ismi verilsin, ister verilmesin farketmez. Rasûlullah (s.a.v.)'in şefaatini kabul edip, sahabenin yaptığı gibi, onunla tevessül ve şefaat dilemeyi inkâr edene gelince; - nitekim Buhârî Sahîh'inde Enes'ten şunu nakletmektedir:

    "Kıtlıkla karşı karşıya kaldıklarında Ömer b. el-Hattab, Abbas İbn Abdulmuttalib'le istiskâ eder ve:

    "Allahım, (hayattayken) Peygamberimizle tevessül ederdik; bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi de Sana Peygamberimizin amcasıyla tevessül ediyoruz, bize yağmur ver, derdi."

    Râvî diyor ki: Bu dua üzerine yağmur yağdırılırdı.
    (Buhârî, İstiskâ 3, Fedâilu Âshâbi'n-Nebî 11).



    Ebû Davud'un Sünen'i ile başka hadis kitablarında da şöyle bir rivayet nakledilmektedir :

    Bir bedevi Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)'e:

    "Sıkıntıya düşüldü, çoluk-çocuk aç kaldı; mal helak oldu. Bizim için Allah'a dua et. Allah nezdinde seni şefaatçi kılıyoruz. Senin nezdinde de Allah'ı şefaatçi kılıyoruz" dedi.

    Bunun üzerine Rasûlullah (sallAllahu aleyhi ve sellem): "Fesubhânellah", dedi.

    O kadar kî durumun vehameti ashabın yüzlerinden okunuyordu. Rasûlullah, devam ederek şöyle dedi:

    "Yazıklar olsun, sen neler söylüyorsun! Allah, yaratıklarından hiç kimsenin nezdinde şefaatçi olmaz. Allah'ın şânı bundan yücedir... ilh"
    ( Ebû Dâvud, Deavât 19),



    Rasûlullah (s.a.v.) bedevinin; "Senin nezdinde Allah'ı şefaatçi kılıyoruz" sözünü reddetmiş, ama "Allah nezdinde seni şefaatçi kılıyoruz" sözünü reddetmemiştir.

    Böylece bunun caiz olduğu anlaşılmaktadır. Kim bunu inkâr ederse sapıktır, hatalıdır ve bid'atçıdır. Ama tekfir edilmesi tartışmalıdır ve bu konuda tafsilât vardır.



    Kur'ân, Sünnet ve icmâ ile sabit olan şefaat, tevessül ve benzeri şeyleri kabul edip "Allah'tan başkasına dua edilmez; günahların affedilmesi, kalblerin hidayeti bulması, yağmurun yağdırılması, bitkilerin bitirilmesi gibi Allah'tan başka kimsenin gücünün yetmediği şeyler yalnızca Allah'tan istenir" diyene gelince:

    Bu söylediklerinde isabet etmiştir. Hattâ bu, müslümanlar arasında tartışmasız kabul edilen bir konudur.

    Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "O kimseler bir fahşa yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı zikrederek günahları için bağışlanma dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayacak kim vardır? Onlar yaptıkları (kötü) işlerde bile bile ısrar etmezler." (3 Âl-i İmrân 135)

    "Gerçek şu ki, (Ey Muhammed) sen, sevdiğini hidayete eriştiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete eriştirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir." (Kasas 56)

    "Ey insanlar, Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın dışında da bir başka yaratıcı var mı? O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?"(Fâtır 3)

    "Allah bunu ancak size müjde olması ve böylece kalplerinizin mutmainleşmesi için yapmıştır. Yardım ancak Aziz ve Hakim olan Allah katındadır." ( Al-i îmrân 126)

    "Siz ona (peygambere) yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak onu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına (Ebû Bekir'e) şöyle diyordu:
    "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah ona 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, küfre sapanların da kelimesini (küfür çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi ise, yüce olandır. Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Tevbe 40)



    "Kitab ve Sünnet'te kabul edilenlerin kabul edilmesi, reddedilenlerin de reddedilmesi gerekir. Allah ve Rasulunün sözlerinde hangi şey red veya kabul edilmişse, ayniyle kabul edilmesi gerekir. Başkasının sözlerinde bu anlamlar bulunuyor ve sözünden neyi kasdettiği anlaşılıyorsa, sözünün hükmü kendisi için de geçerli olur. Değilse, ne kasdettiği kendisine sorulur.

    Bazen, Allah ve Rasulunün sözleri açık anlamlar ifade ettiği halde insanlardan kimisi, onlardan Allah ve Rasulunün kasdettiklerinden farklı şeyler anlar. İşte böyle anlayanların anlayıştan kendilerine iade edilir."

    Buna örnek, Taberânî'nin "el-Mu'cemu'l Kebir"inde aktardığı şu rivayettir:

    Rasulullah (s.a.v.) yaşarken bir münafık vardı , mu'minlere durmadan eziyet ediyordu.
    Bir gün Ebubekir Sıddik (r.a.) dedi ki :
    "Kalkın gidelim bu münafığa karşı Rasulullahtan yardım dileyelim".
    Kalkıp Rasulullaha (s.a.v.) gittiler.
    Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki :
    Benimle yardım (istiğase) dilenilemez , Allahtan yardım (istiğase) dilenilir.
    ( Taberânî'nin "el-Mu'cemu'l Kebir)


    Rasûlullah (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu sözüyle ikinci anlamı, yani ancak Allah'ın güç yetirdiği bir şeyin kendisinden istenilmesini reddetmiştir. Değilse, sahabe duasını istiyor ve onunla istiskâ ediyorlardı.

    Nitekim Buhâri'nin Sahîh'inde İbn Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmektedir:

    "Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)'in, yağmurun yağması için dua ettiğini ve henüz (minberden) inmeden bütün olukların gürül gürül aktığını görünce, yüzüne baka baka şairin: "Teni beyaz, yüzüsuyu hürmetine bulutlardan yağmur niyaz edilendir. Yetimlerin, eline baktığı dulların güvencesidir" sözünü kaç defa anmışımdır. (Şiir, Ebû Tâlib 'indir)

    İşte bu nedenle, Allah Teâlâ'nın yüce isimleriyle ilgili eser yazan âlimler şöyle diyorlar:

    "Alelıtlak / iyâs ve Muğis (sıkıntıyı gideren) sadece Allah'tır. Sıkıntıyı giderecek her yardım O'nun katındandır. Bu yardım, başkasının aracılığıyla gerçekleşse de hakikatte O'nun için, mecaz olarak da başkası için kullanılır."

    Dediler ki: "el-Muğîs" ve "el-Giyâs" Allah'ın isimlerinden olup, "el-Muğîs" Ebû Hüreyre'nin hadîsinde zikredilmektedir. Ümmetin bu konuda icmâ ettiğini de söylerler.

    Ebû Abdillah el - Hâdimi şöyle demektedir: el-îyâs, el-Muğîs anlamındadır. Daha çok "Ğiyâsu'l-müsteğîsin" kullanılır ki, kulları sıkıntı anlarında O'na dua ettiklerinde imdatlarına koşan; onlara cevap verip sıkıntılarından kurtaran, anlamındadır.

    (Ebû Abdillâh, el-Huseyn b. el-Hasen b. Halim el Buhârî, el-Curcânî: Şafiî fakîhidir. Kadılık yapmıştır. Maverâunnehr'in muhaddisi olarak da bilinir. Ölümü: 403/1012. (el-A'lâm)

    Buhârî ve Müslim'in "istiskâ" ile ilgili rivayetlerinde:

    ﺍﻠﻠﻬﻢ ﺍﻏﺛﻧﺎﺍﻠﻠﻬﻢ ﺍﻏﺛﻧﺎ" Allah'ım bize yağmur ver. Allah'ım bize yağmur ver" (Buhârî, İstiskâ 3, Fedâilu Ashabi'n-Nebî 11) buyurulmaktadır.

    ﺃﻏﺎﺚnin masdarı ﻏﻴﺎﺛﺎ ﺇﻏﺎﺛﺔ ve ﻏﻮﺛﺎ şeklinde de gelir.
    ﻏﻮﺚ mastarı, icabet eden manasınadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُم بِأَلْفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُرْدِفِينَ

    "Siz Rabbinizden yardım taleb ediyordunuz, O da: "Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim" diye cevap vermişti." (Enfâl 9)

    Ancak "iğase" daha çok fiilî şeyler için, "icabet" ise kavli şeyler için kullanılır. Maamafih her birinin diğerinin yerine kullanıldığı da olmuştur.
    Mustağîs (iğâse talebinde bulunan) ile dua eden arasındaki fark; müstağîsin, (iğâse edenin) "ğavs" kelimesini kullanarak nida etmesi ve dua edenin ise, "med'û" ve "muğîs" kelimelerini kullanarak nida etmesidir. Ancak bu görüş su götürür.
    Çünküﻦ:

    "Allah'ım, müslümanların imdadına yetiş!" cümlesi de "istiğase" kalıplarındandır.

    Mâruf el-Kerhî' ninﻮﺍﻏﻮﺛﺎﻩ "imdat" terkibini çokça kullandığı ve: "ben, Allah'ın:

    "Rabbinizin yardımına sığınıyordunuz, O da, size icabet etmişti" buyurduğunu duydum", dediği rivayet edilmiştir.

    (Mâruf el-Kerhî: Zâhid ve mutasavvıf. Bağdad'da yaşamış ve orada vefat etmiştir.200/815 (el-A'lâm, VII/269))

    Me'sûr duada şöyle denildiği nakledilmektedir:

    "Ya Hayy, ya Kayyûm! Senden başka ibadete layık ilâh yoktur. Rahmetinle Senden yardım diliyorum. Durumumu düzelt. Bir an için bile olsa beni ne kendime, ne de yaratıklarından birine terketme."

    Rahmetiyle "istiğase", aslında kendisiyle "istiğase"dir.

    Nasıl ki sıfatlarına sığınmak, hakikatte O'na' sığınmak ise ve onlara yemin etmek, hakikatte kendisine yemin etmek ise.

    Hadîste şöyle buyurulmaktadır: "Yaratıklarının şerrinden Allah'ın mükemmel sözlerine sığınırım."

    Aynı duada şu da vardır: "Hışmından rızana, cezandan affına, Senden yine Sana sığınırım. Seni hakkıyla övemem. Sen, kendini övdüğün gibisin" ( Buhârî, Enbiyâ 10; Muslim Deavât 54,55)

    İşte bu nedenledir ki âlimler, Allah kelâmının mahlûk olmadığına "Eûzu bikelimâtillâhit-tâmmeti"'yi delil getirdiler.

    Derler ki: "İstiâze" (sığınma), yaratılmışa yapılmaz. Yemin de öyledir. Buhârî ve Muslim'de Peygamber (s.a.v.)'in:

    "Kim yemin edecek olursa, Allah'a yemin etsin, ya da sussun" (Buhârî, Şehâdât 26,Edeb 74, Eymûn; Muslim,Eymân 3) buyurduğu sabittir.

    Başka bir rivayette de: "Allah'tan başkasına yemin eden, şirk koşmuş olur" (Tirmizi, Nuzûr 9; Nesâi, Eymân 4;İbn Mâce,Keffârât 2) buyurulmaktadır.
    (Bu hadîsi Tirmizî rivayet etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir).

    Sahîh rivayetlere göre:
    "Allah'ın izzetine", "Allah'ın hayatına yemin olsun ki..." gibi sözlerle yemin etmenin, yasaklanmış olan "Allah'tan başkasına yemin" olmadığında müslümanların ittifak ettiği geçmektedir.

    Rasûlullah'ın makamına lâyık olan bir şeyin, Rasûlullah'tan istenmesi anlamındaki istiğâseye gelince:

    Hiçbir müslüman buna karşı çıkmaz. Bu anlamdaki bir şeye karşı çıkan, inkârından dolayı tekfir edilen bir hususu inkâr etmişse kâfirdir, değilse hatalıdır, sapıktır. Rasûlullah (sallAllahu aleyhi ve sellem)'in reddettiğini reddetmek de gereklidir. Ancak Allah için olması gerekeni başkasına tanıyan da, bu kimse tekfir gerektiren bir tutum içindeyse, tekfir edilir. Ebû Yezid el-Bestâmî'nin sözleri bu doğrultudadır.

    "Yaratılmışın yaratılmıştan istiğâsesi, boğulmak üzere suda çırpınanın, yine kendisi gibi birinden istiğâsesi gibidir" sözüyle, Mısır dolaylarında şöhret bulmuş Şeyh Ebû Abdillâh el-Kureşî'nin:
    "Yaratılmışın yaratılmıştan istiğâsesi, mahpusun yine kendisi gibi mahpus birinden istiğâsesi gibidir"

    Hz. Musa (a.s)'ın dualarından biri şu şekildedir:

    "Allah'ım! Hamd Sanadır. Şikâyet de. Kendisinden yardım istenen Sensin. İstiğâse edilen Sensin. Tevekkül Sanadır. Güç ve kuvvet ancak Sendendir."



    İstiğâse mutlak olarak kullanıldığında, ondan anlaşılan mâna bu olup Allah'a has olduğuna göre başkası için mutlak olarak kullanılmamasının reddedilmesi doğrudur.

    İşte bu sebepledir ki, İslâm âlimlerinden hiçbiri, "mutlak istiğâsenin" Allah'tan başkasına yapılmasını caiz görmemiştir. Ayrıca bu sebeple de ben, mutlak istiğâsenin Allah'tan başkasına yapılmayacağını söyleyenin bu sözünü reddetmiyorum.

    "İstiğâse" de yalnız Allah'tan istenen şeyler vardır. "Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz" âyetinde işaret buyurulan budur.

    İbadet konusunda gücünün yettiği bir şey ondan istenebilir ama mutlak yardım sadece Allah'tan istenir; başkasından değil. Savaşta yardım isteme de böyledir. Allah Teâlâ: "Sizden din konusunda yardım isterlerse onlara yardım etmelisiniz" buyurmaktadır.

    Fakat düşmanın kendisiyle mağlûp edilmesi için mutlak yardım -ki Allah'tan başkasının buna gücü yetmez - sadece Allah'tan istenir.

    Kur'an ve Sünnetle sabit olana karşı çıkan; - ya kâfirdir, - ya fasık veya - isyankârdır.

    Ama müctehid, bir mü'min olup yanılmışsa o başka.

    İçtihadından dolayı sevap alır, yanılgısı da bağışlanır. Aleyhindeki delilin bilgisi kendisine ulaşmamış kimsenin durumu da böyledir.

    Yüce Allah:

    "Biz bir elçi göndermedikçe azap edecek değiliz" buyurmaktadır.

    Ama Kur'an ve Sünnette aleyhine hüccet getirildiği halde yine onlara muhalefet edecek olursa, durumuna göre cezalandırılır:

    Ya öldürülmek suretiyle, ya da daha hafif bir cezayla.

    Her şeyin en iyisini Allah bilir.


    Peygamber Yoluyla Tevessül



    Soru

    Peygamber (s.a.v.)'le "tevessül" caiz midir, değil midir?



    Cevap

    Hamd, Allah'adır.

    - Rasûlullah'a iman etmekle,

    - Onu sevmekle,

    - Ona itaat etmekle,

    - Ona salât ve selâm getirmekle,

    - Dua ve şefaatiyle ve benzeri şeylerle "tevessül etmek", hem kendisinin fiillerinden, hem de kulların onun hakkında emredildikleri fiillerden olup müslümanların ittifakiyle meşrudur.

    Sahabe, hayatında onunla tevessül ediyorlardı. Vefatından sonra ise, onunla "tevessül" ettikleri şekilde, amcası Abbas'la "tevessül" ettiler.


    "Allah'ım, onunla sana tevessül ediyorum" sözüne gelince:


    Onunda yemin etmek konusunda olduğu gibi, bu konuda da âlimlerin iki görüşü vardır.

    Mâlik, Şafiî, Ebû Hanîfe gibi imamların çoğunluğuna göre Allah'tan başka ne bir peygamber, ne de bir melekle yemin etmek caizdir. Böyle bir yeminin geçerli (mun'akid) olmayacağı hususunda da âlimler ittifak halindedir.
    Ahmed b. Hanbel 'den gelen iki rivayetten biri de bu şekildedir.

    Diğer rivayete göre, başkasiyle değil, sadece Peygamberimizle yapılan yemin geçerli (mun'akid) olur.

    Bu sebeple İmam Ahmed'in, talebesi el-Mervezî'ye yazdığı "Mensek" inde "kişi duasında Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)'le tevessül edebilir" demektedir.

    Fakat İmam Ahmed dışındaki âlimler, bunun Allah'a karşı peygamberle yemin etmek olduğunu ve Allah'a karşı bir yaratılmışla yemin edilemeyeceğini söylemişlerdir.

    İmam Ahmed ise, rivayetlerin birinde, peygamberle yemin etmeyi caiz görmüştür. İşte bu nedenle, onunla tevessülü de caiz görmüştür.

    Fakat ondan gelen diğer rivayet, âlimlerin büyük çoğunluğunun görüşü gibidir. Yani peygamberle yemin edilemeyeceği şeklindedir. Diğer peygamber ve meleklerle Allah'a karşı yemin edilemeyeceği gibi, onunla da yemin edilemez.

    Biz ne seleften, ne de imamlardan, gerek diğerleriyle ve gerekse Peygamberimizle Allah'a karşı yemin edilebileceğini söyleyen birini duymuş değiliz.
    İşte bu nedenle Ebû Muhammed b. Abdisselâm:

    "Ne melekler, ne peygamberler ve ne de başka biriyle Allah'a karşı yemin edilir" demiştir.

    Fakat kendisine, Peygamber (s.a.v.)'den, kendisiyle yemin edileceğine dair bir hadîsin rivayet edildiği zikredildiğinde; "Hadîs sahih ise, ona hâstır" demiştir.

    Oysa söz konusu hadîs, onunla yemine işaret etmemektedir.

    Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

    "Her kim yemin edecek olursa, Allah'a etsin. Değilse, sussun"
    (Buhârî Şehâdât 26' Edeb 74' Eymân 4; Muslim, Eymân 3)

    Yine şöyle buyurmaktadır .
    "Her kim Allah'tan başkasına yemin ederse, şirk koşmuştur"
    (Tirmizi , Nuzûr 9; Nesâî, Eymân 4; İbn Mâce, Keffârât 2; Dârimî, Nuzûr 6)

    Dua, aslında ibadettir. İbadet ise vahye dayalıdır; arzu ve bid'ate göre yapılmaz. En doğrusunu Allah bilir.

    ***************************

    UYDURMA BİR HADİSE



    Yine bazı kabir sevicilerin kendilerine payanda yapabilmek için hadis olmayan fakat "bazı tarih kitaplarında geçen zayıf olayı" , sanki sahihmiş gibi aktarmaları aslında aleyhlerine delil olmaktadır. Şimdi bahsi geçen çarpıtılan olayı aktaralım ve hakiki yorumunu yapalım :


    HADİSENİN HAKİKATİ


    ( Taberi tarihinde , İbn Esir tarihinde ve el bidaye ven nihaye isimli kitablarında aşağıdaki olayı nakledecekler. Orada birileri Rasulullah'ı aracı kılacaklar. )



    Hz. Ömer’in oğlu Asım diyor ki :

    Ömer zamanında insanlara kıtlık geldi . Hayvanlar oldukça zayıfladı . Çölde yaşayan Muzeyne oğullarından bir aile gelip adamlarına dediler ki : "Bizim açlığımızın ne dereceye vardığını görüyorsun , koyunlarından birini keste yiyelim" .

    Koyunların sahibi dedi ki : "VAllahi koyunların üzerinde et diye bir şey yok".

    Fakat onlar ısrar ettiler. Onlara bir koyun kesti . Soyduğunda kırmızı kemikten başka bir şey görülmedi .


    İşte burada adam şöyle seslendi : “Ya Muhammeda” (Yetiş ey Muhammedim)

    Adam rüyasında gördü ki Rasulullah s.a.v. ona geldi ve dedi ki : “sana yağmur yağacağını müjdeliyorum. Git Ömere , ona benden selam söyle ve de ki : “ Ey Ömer , benim seninle yaptığım sözleşme oldukça sağlam sözleşmedir . Sen ahde vefakar birisin . İnsanlara iyi davran , iyi davran.”


    Adam geldi Hz. Ömerin kapısına vardı ve kapıda bulunan köleye : “ sen Rasulullah için Ömer’den izin iste” dedi . (Yani ben Rasulullah adına geliyorum dedi)

    Köle geldi Ömer’e söyleyince Hz. Ömer telaşlandı . Dedi ki : “bu gelen adamda herhangi bir işkence izi gördün mü?” Köle dönüp baktı döndü “hayır yok" dedi. “Bırak içeri girsin” dedi.

    Adam içeri girdi haberi Ömer’e anlattı.

    Ömer insanları camide toplanmaya davet etti. Minbere çıktı ve şöyle dedi : “Sizi İslam’a eriştiren Allah hakkı için söyleyin bana siz benden sizin hoşunuza gitmeyecek bir şey gördünüz mü?

    Onlar da dediler “Allah için görmedik”. Ve devam ettiler “niçin böyle yaptın ya Ömer” dediler.

    Ömer olayı onlara anlattı. Onlarda meselenin farkına vardılar , Ömer varamamıştı .

    Dediler ki “Rasulullah’ın sana bunu söylemesi , kıtlık oldu yağmur için duada yavaş davrandın ondan olmuş olabilir. Gidelim yağmur duası yapalım”.

    Hz. Ömer yağmur duasına çıktı. Kısa bir hutbe irad etti . Yine kısaca 2 rekat namaz kıldı sonra şöyle dedi : “Ey Allah’ım ; yardımcılarımız aciz kaldı, bizim gücümüz kuvvetimiz aciz kaldı , hatta kendimiz kendimize karşı aciz kaldık. Senin dışında herhangi bir halden diğer hale çevirecek veya bir şeye kuvvet yetiştirecek yoktur. Ey Allah’ım sen bize yağmur gönder , kulları ve memleketleri ihya et”.

    Taberi Tarihi : C.4 , S: 99 ; İbn Esir Tarihi C.2, S:274 ; Bidaye ve’n Nihaye (Tarih) : C.7 , S:91.


    ************************************************** ********



    Görüldüğü gibi Adam burada “va Muhammeda” (Yetiş Muhammedim) diyor.

    Diyen adam kim ? Oradaki koyunların sahibi. Bu sahabe mi ? Değil !. Ama Hz. Ömer döneminde birileri. Bunun böyle demesi ne kadar isabetli ?

    Böyle dediği niye bir hadis kitaplarında yok ta Tarih kitaplarında zikrediyor ? Ne kadar doğru ? Böyle dedi mi demedi mi ?

    Velhasıl , bunu delil getirerek Rasulullah’a “ey Muhammedim yetiş” dediğine göre “onun yüzü suyu hürmetine haydi haydi denilir , yetişte denir” gibi bize mesned olamaz.

    Neye varıyoruz ; Demek ki Rasulullah’ın yüzü suyu hurmetine demek ihtilaflı. Bid’attir , değildir. Ama biz demeyelim bunu telafuz etmeyelim. Çünkü kimseden bu duyulmamış . Birileri de yapıyorsa yapma bunu diye uyaralım .


    Hafız İbni Hacer, Ebu Salih es Semman’a kadar olan isnadının sahih olduğunu belirtmiş, kabre gelen adamın Bilal Bin Haris olduğunu belirtmiştir. (Fethul Bari(2/412)
    Elbani , üç gerekçe öne sürerek bu rivayeti kabul etmemiştir;

    1- Ravi Malik ed Dar’ın zabt ve adaleti maruf değildir, o mechul bir ravidir. İbni Hacer, Malik’in mechul oluşuna işaret etmiştir.

    2- Hadisin metni şeriatta mustehab olan istiska namazına ve bazı aqyetlerin ifade ettiği dua ve istiğfara aykırıdır.

    3- Rivayetin sahih olduğu kabul edilse bile bu konuda hüccet olamaz. Çünkü rivayet ismi bilinmeyen bir adama dayanmaktadır. O da mechuldür. Seyf’in rivayetine dayanarak onun adının Bilal olduğunu söylemekte bir şey ifade etmez, zira seyf Bin Ömer et Temimi ittifakla zayıf bir ravidir…”



    İbni Sa’d der ki; “Malik ed Dar, Ömer Bin Hattab’ın azatlısıdır. Cublan’lı, Himyer kabilesindendir. Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma’dan hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Ebu Salih es Semman rivayette bulunmuştur. O maruf idi.” (İbni Sad Tabakat(5/12)


    İbni Hibban, onu güvenilir ravilerin ismini saydığı Sükat adlı eserinde zikretmiş, İbni Sa’d’ın verdiği bilgileri vermiş, hakkında menfi bir söz söylememiştir. (İbni Hibban Sukat(5/384 no;5312)
    Lakin İbni Hibban hakkında cerh varid olmamış meçhul ravileri güvenilir saydığından, buna itibar edilmemektedir.
    Hafız İbni Hacer de şunları söyler; Malik ed Dar diye bilinen zat, Malik Bin Iyad’dır ve Asrı seadete yetişmiştir. Muaz ve Ebu Ubeyde’den rivayetleri vardır. Kendisinden iki oğlu; Avn ve Abdullah rivayette bulunmuştur. Buhari Tarih’te Ebu Salih Zekvan tarikiyle Malik ed Dar’dan, Ömer radıyallahu anh’ın kıtlık senesindeki sözünü (muhtasar olarak) rivayet etmiştir. (Buhari Tarihu Kebir(7/304)
    Aynı rivayeti tafsilatlı olarak İbni Ebi Hayseme de tahric etmiştir… İbni Sad onu Medineli tabiilerin ilk tabakası içinde zikretmiştir. Ömer ve Osman radıyallahu anhuma onu mali işlerde görevlendirmiş ve bu yüzden de ona Malikud Dar adı verilmiştir. Ali İbnul Medini’den rivayete göre o, Ömer radıyallahu anh’ın haznedarı idi.” (İbni Hacer El İsabe(6/274)

    İbni Ebi Hatem der ki; “Malik ed Dar, Ömer radıyallahu anh’ın azadlısıdır. Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayeti vardır. Ondan da Ebu Salih es Semman rivayette bulunmuştur. Bunu babam(Ebu Hatem)dan böyle işittim.” (İbni Ebi Hatem Cerh ve Ta’dil(8/213, no;944) Mizzi Tehzibul Kemal(22/624)
    Malik ed Dar’ın meçhulul aynlık vasfı kalkmış, lakin meçhulul hal (mestur) sıfatı devam etmektedir. Nitekim Hafız Munziri de; “Malik ed Dar’ın durumunu bilmiyorum” der. (Tergib(2/29) Böyle bir ravinin rivayeti zayıf hadisler kapsamındadır.
    Muhammed Bin Yahya ez Zuheli der ki; “Meçhul ravi, kendisinden iki veya daha fazla kimselerin rivayette bulunması ile meçhullükten kurtulur.”(İbni Raceb elHanbeli Şerhu İlel(1/82)

    Hatib el Bağdadi de der ki; “Meçhul olan bir ravi, ilimle şöhret kazanmış iki ve daha fazla kimsenin kendisinden hadis rivayet etmesi halinde meçhul olmaktan kurtulur.” (Hatib el Kifaye Fi İlmir Rivaye(s.89) İbnu Salah Ulumul Hadis(s.113) Talat Koçyiğit Hadis Terimleri Sözlüğü(s.260)

    Bu durumdaki bir ravi, meçhulül ayn olmaktan kurtulur, fakat meçhulül hal (mestur) olma vasfı devam eder
    Bazıları, Ömer radıyallahu anh’ın onu mali işlerde görevlendirmesini, Malik ed Dar’ın hıfz ve adalet bakımından güvenilir oluşuna delil getirmek istemiştir. Lakin bu rivayetin metninde de belirtildiği gibi, o sadece yiyecek dağıtımında görevlendirilmişti.
    Nitekim İbni Kuteybe der ki; Ömer Bin Hattab’ın azatlılarından biri de Malik ed Dar idi. Ömer radıyallahu anh ona bir ev vermişti ki, o bu evde halk arasında bir şeyler bölerdi.” (İbni Kuteybe Maarif s.129)
    Ebu Ya’la el Halili de, “Malik ed Dar’ın kadim bir Tabii oluşunda ittifak edilmiştir” der ve Tabiin’in ondan övgü ile bahsettiklerini belirtir. Sonra bu rivayeti aktararak Ebu Salih’in Malik ed Dâr’dan rivayetinin mürsel olduğunu söyler. (Ebu Ya’la elHalili el İrşad Fi Marifeti Ulemail Hadis(1/313-316)

    Nitekim Ebu Salih bunu tahdis sigası ile değil, an’ane ile rivayet etmiştir. Yani Ebu Salih’in Malik ed Dar’dan hadis işittiği şüphelidir.
    Rasulullah (s.a.v.)’in kabrine gelen zatın isim olarak tesbiti konusunda İbni Hacer tarafından Seyf Bin Ömer’in rivayetine dayanılmasına gelince, asıl itibarıyla rivayetin sahih olarak tesbiti konusunda Seyf’in alakası yoktur.
    Seyf Bin Ömer, sadece gelen zatın kim olduğu sualine cevap ararken devreye girmektedir. Lakin yine de bu adamın kim olduğu önemlidir. Zira kabre gidip yağmur duası istemek sözkonudur.
    Mesela Buhari’nin Tarihul Kebir’de Ebu Salih Zekvan tarikiyle Malik ed Dar’dan rivayetinde sadece; Ömer radıyallahu anh’ın kıtlık senesinde; “Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum!” dediğini rivayet etmiş, kıssadan bahsetmemiştir. (Buhari Tarihu Kebir(7/304)
     
  3. Sabır-Ehli

    Sabır-Ehli Acemi Üye Silver

    İstiğase'nin Anlamı



    Nasıl ki :

    ﺭﺎﺻﺻﺘﺴﻹﺍ " (istinâsır ) imdada koşulmasını istemek";

    ﺔﻧﺎﻌﺘﺴﻹﺍ" (istiâneh) yardım, talep etmek" ise:

    ﺔﺛﺎﻐﺘﺴﻹﺍ (istiğaseh)) de,"sıkıntının giderilmesini istemektir."

    (el-İstiâne'nin anlamı,el-İstinsar'ın anlamından daha geniştir.el-İstinsar yenmeye çalışan bir rakibe karşı yardım istemektir. el-İstiâne ise, her türlü yardım isteme için kullanılır. Ebû Hilâl el-Askeri, el-Fârûku'l-Luğaviyye, Kum -1353 h. s.156).Tercemede bu farkı belirtmek için el-İstinsar kelimesini, "imdada koşulmasını istemek" şeklinde terceme ettik.)

    Kulun gücü bu işlerden hangisine yetiyorsa, o şey kendisinden istenebilir.

    Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    "Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yapmakta olduklarınızı görendir. ( Enfâl 72)

    "Ey iman edenler! Allah’ın şiarlarına, haram olan aya, (Allah’a takdim edilen) kurbanlığa, gerdanlık (lı hayvan)lara, rablerinden ticari bir kazanç ve rıza aramak maksadıyla beyti Haram’a gelenlere saygısızlık etmeyin! İhramdan çıktığınız zaman avlanın! Sizi Mescidi Haram’dan engelledikleri için bir kavme olan kininiz, sakın sizi tecavüze sevketmesin. İyilik ve takvada yardımlaşın! Günah işleme ve düşmanlık yapmada yardımlaşmayın! Allah’tan korkun! Muhakkak ki Allah, cezası şiddetli olandır." ( Mâide 2)



    Allah'tan başkasının güç yetiremediği şeye gelince: o yalnızca Allah'tan istenir.

    Bu nedenle müslümanlar, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den "istiğase"de bulunmazlardı.

    Buhâri'nin Sahih'inde belirtildiği gibi) onunla "istiska" (yağmurun yağmasını istemek) ve onunla "tevessül" ederlerdi.

    Buhâri'nin söz konusu rivayetinde şöyle denilmektedir:

    Ömer b. el-Hattab, Abbas aracılığıyla "istiska" ederek dedi ki:

    "Allah'ım, kuraklıkla karşı karşıya kaldığımızda Sana Peygamberimizle tevessül ediyorduk, bize yağmuru yağdırıyordun. Şimdi Sana, Peygamberimizin amcasıyla tevessül ediyoruz; bize yağmur ver".
    (Buhârî, İstiska 3, Fedâilu Ashâbi'n-Nebi 11)

    Bunun üzerine yağmur yağdı.

    Ebû Davud'un Sunen'inde de şu rivayet vardır:

    "Birisi Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e:

    "Allah'la senden şefaat diliyoruz, seninle de O'ndan", dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

    "Allah'ın şânı bundan yücedir; O'nunla kullarının hiçbirinden şefaat istenmez" buyurmuştur".
    (Ebû Dâvud, Sunnet 19)

    Böylece, kendisiyle Allah'tan şefaat istemesini kabul etmiş, ama Allah'la kendisinden şefaat istenmesini reddetmiştir.

    Müslümanlar, kıyamet gününde Peygamberimizin şefaat edeceği ve insanların kendisinden şefaat isteyecekleri konusunda görüş birliği etmişlerdir.

    Fakat Ehl-i Sünnete göre büyük günah işlemiş olanlara şefaat edecektir.

    Vaîdiyye'ye göre ise, sevabın arttırılması hususunda şefaat edecektir.

    Allah'a bir peygamberle tevessül edip:

    "Sana Rasulunle tevessül ediyorum" diyenin gerek Arapçada, gerekse diğer dillerde hakikat üzere Resulünden "istiğasede" bulunduğu anlamına geldiği iddiasına gelince:

    Bu, bütün milletlere iftiradır. Bunu söyleyen, aslında hiçbir dili bilmiyor demektir. Aksine milletlerin hepsi bilir ki, kendisinden "istiğasede" bulunulan; kendisinden istenen ve dua edilen makamındadır.

    İster Yaratıcıdan "istiğasede" bulunulsun, ister yaratılmışlardan "istiğasede" bulunmuş olsun farketmez. Hepsi de, kendisinden istenen ile kendisiyle isteneni biribirinden ayırırlar.

    Kuldan, kendi gücü dahilinde olan bir şey için yardım istenir, yani "istiğasede" bulunulur.

    Böyle bir şey için de Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yaratılmışlar içinde kendisinden "istiğasede" bulunulacak en faziletli kimsedir.

    Eğer biri, kendisinden "istiğasede" bulunacağı kimseye hitaben:

    "Falanla, ya da falanın hakkı için senden istiyorum" diyecek olsa, hiç kimse, onun tevessül ettiği o şahıstan "istiğasede" bulunduğunu söyleyemez. Aksine, "istiğasede" bulunduğu, kendisine dua ettiği; ondan istekte bulunduğu kimsedir.
    Bu sebepledir ki Esmâ-i Husnâ'nın açıklanması konusunda eser yazan kimseler "el-Muğis"in, icabet eden mânasında olduğunu söylemişlerdir. Lâkin "iğase" daha çok fiillerde, icabet ise sözlerde olur.





    İKİ ÇEŞİT ARACI


    1: Allah İle Bizim Aramızdaki Aracı -Vasıta- İle; Allahın emirlerini Bize Tebliğ Eden -Ulaştıran- Kimseler Kast Ediliyorsa, Bu Söz Haktır ve Doğrudur


    2: Allah İle Bizim Aramızdaki Aracı -Vasıta- İle; Yararların Gelmesi ve Zararların Uzaklaştırılması Kast Ediliyorsa Bu, En Büyük Şirk Olup Allah Bununla Müşrikleri Kâfir Saymıştır



    ******************************

    1: Allah İle Bizim Aramızdaki Aracı -Vasıta- İle;
    Allahın emirlerini Bize Tebliğ Eden -Ulaştıran- Kimseler Kast Ediliyorsa, Bu Söz Haktır ve Doğrudur


    Hamd, âlemlerin Rabbı Allah'adır.
    Şayet bu sözüyle, Allah'ın emrinin bize ulaştırılması için bir aracının bulunması kaçınılmazdır, demek istiyorsa doğrudur.
    Çünkü insanlar, Allah'ın sevip razı olduğu şeyleri; neleri emredip nelerden sakındırdığını, kereminden dostlarına neleri hazırladığını ve azaptan düşmanlarına neleri vadettiğini, yine Allah'ın hak ettiği güzel isimleri, akılların idrâk etmekten âciz kaldığı yüce sıfatlan ve benzeri şeyleri ancak kullarına gönderdiği peygamberleri aracılığıyla bilirler.
    Hidâyete erenler peygamberlere inananlar, onlara tâbi olanlardır. Allah onları kendi katına yaklaştırır. Mertebelerini yükseltir. Dünya ve âhirette onlara ikramda bulunur.
    Peygamberlere muhalefet edenlere gelince, işte onlar lanetlenmişlerdir. Rablerinden uzak ve mahrumdurlar.
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Ey Ademoğulları! İçinizden, ayetlerimi sizlere anlatan rasuller geldiğinde, kim sakınır ve kendisini düzeltirse, onlara hiç bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."
    "Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklük taslayan kimseler, işte onlar ateş ashabıdır ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar." (A'râf 35-36)

    "Dedi ki: "Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak, hepiniz ordan inin. Artık size benden bir yol gösterici gelecektir; kim benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz da olmaz."
    "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz."
    "O da (şöyle) demiş olur: -Ben görmekte olan biriyken, beni niye kör olarak haşrettin Rabbim?"
    "(Allah da) Der ki: "İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın." ( Tâhâ 123- 126)

    İbn Abbas diyor ki:
    Allah, Kur'an'ı okuyup onunla amel edeni tekeffül etmiştir. Bu kimse dünyada sapıtmaz ve âhirette bedbaht olmaz.
    Allah Teâlâ, ateş ehli hakkında da şöyle buyurmaktadır:

    "Öfkesinin-şiddetinden neredeyse patlayıp parçalanacak. Her bir grup içine atıldığında, bekçileri onlara sorar: "Size bir uyarıcı-korkutucu gelmedi mi?"
    "Onlar: "Evet" derler. "Bize gerçekten bir uyarıcı-korkutucu geldi. Fakat biz yalanladık ve: -Allah hiç bir şey indirmedi, siz yalnızca büyük bir şaşkınlık (ve sapıklık) içindesiniz, dedik." ( Mulk 8-9)

    "Küfredenler, cehenneme bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, onun kapıları açıldı ve onlara (cehennemin) bekçileri dedi ki: "Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugünle karşılaşacağınızı (söyleyip) sizi uyarıp-korkutan peygamberler gelmedi mi size?" Onlar: "Evet." dediler. Ancak azab kelimesi kâfirlerin üzerine hak oldu." (Zumer 71)

    "Biz gönderilen rasulleri ancak bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim iman eder ve düzelirse işte onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."
    "Ayetlerimizi yalanlayan o kimselere ise fısk işlemiş olmaları sebebiyle azab dokunacaktır." (En'âm 48-49)

    "Muhakkak ki biz Nuh’a ve ondan sonra gelen nebilere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, Esbat’a, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a da zebur verdik."
    "Daha önce sana kendilerinden bahsettiğimiz rasuller ve bahsetmediğimiz rasuller vardır. Şüphesizki Allah Musa’ya konuştu."
    "Rasuller; insanların rasullerden sonra Allah’a karşı bir delilleri olmaması için müjdeleyici ve korkutucu (olarak gönderilmiş) kimselerdir. Allah Aziz’dir, Hakim’dir."(4 Nisâ 163-165)

    Kur'an'da benzeri âyetler pek çoktur.
    İslâmiyet, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerin mensuplarının hepsi bu konuda birleşmişlerdir. Hepsi de, Allah ile kulları arasında aracılar kabul ederler ki bunlar, Allah'ın emir ve haberlerini O'ndan tebliğ eden peygamberlerdir.
    Nitekim Allah Teâlâ:

    "Allah, meleklerden elçiler seçer ve insanlardan da. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir." ( Hacc 75), buyurmaktadır.

    Bu aracıları inkâr eden, bütün din mensuplarının ittifakıyla kâfirdir.
    Mekke'de indirilen En'âm ve A'râf sureleriyle Elif-lâm-râ, Hâ-mim, Tâ-sîn ve benzeri harflerle başlayan sûreler, Allah'a resullerine ve âhiret gününe îman gibi dinin esaslarını içerirler.
    Allah, peygamberleri yalanlayan kâfirleri nasıl helak ettiğini ve peygamberleriyle iman edenlere nasıl yardım ettiğini anlatmaktadır :

    "Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza(şu) sözümüz geçmiştir:"
    "Hiç tartışmasız onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır."
    "Ve hiç şüphesiz, bizim ordularımız; üstün gelecek olanlar da onlardır." (Sâffât 171-173)

    "Hiç şüphesiz biz peygamberlerimize ve iman edenlere, dünya hayatında da, şahidlerin (şahidlik için) duracakları gün de elbette yardım edeceğiz." (Mu'min 51)

    İşte bu aracılara itaat edilir, tâbi olunur ve peşlerinden gidilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Biz her rasulu ancak Allah’ın izni ile kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan hemen bağışlanma dileseler, rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı." (4 Nisa 64)

    "Kim rasule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince seni onların başına bekçi göndermedik." (4 Nisa 80)

    "(Ey Muhammed! Allah) Kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak, hak ile kitabı (Kur'an'ı) sana bölüm bölüm indirdi. Tevrat ve İncili (ise) toptan indirdi."(3 ÂI-İ İmrân 31)

    "Onlar, Ummi peygamber (Rasûl) e uyanlardır. Yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılıdır ki O (peygamber) onlara marufu (iyiliği) emrediyor, munkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, sırtlarındaki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, saygı gösterip düşmanlarına karşı yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır." (7 A'râf 157)

    "Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Rasulunde güzel bir örnek vardır."(Ahzâb 21).


    ******************************


    2: Allah İle Bizim Aramızdaki Aracı -Vasıta- İle;
    Yararların Gelmesi ve Zararların Uzaklaştırılması Kast Ediliyorsa Bu, En Büyük Şirk Olup Allah Bununla Muşrikleri Kâfir Saymıştır


    Ama aracı ile, yararların gelmesi ve zararların uzaklaştırılmasını kastediyorsa, meselâ kulların rızkı, yardım görmeleri, hidayete ermeleri konularında bir aracı kastediyorsa; kulların, bu konulardaki isteklerini bu aracıdan isteyeceklerini ve bu konularda kendisinden istekte bulunmayı söylüyorsa, bu, en büyük şirk olup Allah bununla müşrikleri kâfir saymıştır.
    Çünkü onlar, Allah dışında dost ve şefaatçi edinmişlerdi; onlarla yarar celbedeceklerini ve zararlardan korunacaklarını sanıyorlardı.
    Şefaat, Allah'ın izin verdiği kimsenindir. Hattâ Allah şöyle buyurmaktadır :

    "Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra da arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçi olanınız yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" (32 Secde 4)

    "Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları onun (Kur’an) la uyar. Onlar için O’ndan başka veli ve şefaatçi yoktur. Belki sakınırlar." (6 En'âm 51)

    "Muşriklere de ki: "Allah dışında ilah olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar, başınızdaki belayı ne giderebilirler ve ne de başka birine aktarabilirler."
    "İmdada çağrılan bu ilahların Allah'a en yakın olanları dahil olmak üzere hepsi Allah'a yaklaşmanın yolunu ararlar. O'nun rahmetini diler ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı korkunçtur."( İsrâ 56-57)

    "Muşriklere de ki; "Allah dışında ilâh olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar ne göklerde ve ne de yeryüzünde zerre kadar bir şeye sahip değildirler. Gökler ile yeryüzü üzerinde hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi onların hiçbiri Allah'ın yardımcın da değildir."
    "Allah katında O'nun izin verdiği kimseler dışında hiç kimse şefaat, aracılık edemez. Bu konuda izin bekleyenlerin yüreklerini ürperten korku yatıştırılınca biribirlerine "Rabb'iniz ne dedi?" diye sorarlar. Cevap verenler "O gerçeği söyledi, O yüce ve büyüktür" derler." ( Sebe' 22-23)


    Seleften bir grup şöyle demektedir:

    "Bazı kavimler Mesih'e, Uzeyr'e ve meleklere yakarıp dua ediyorlardı, îşte bunun üzerine Allah onlara, meleklerle peygamberlerin zararı üzerinden def'edemeyeceklerini ve onu değiştiremeyeceklerini, aslında kendilerinin de Allah'a yaklaşma çabası içerisinde olduklarını, rahmetini umduklarını ve azabından korktuklarım açıklamıştır."

    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği insanoğlunun: "Allah'ı bırakıp da bana kul olun" demesi düşünülemez. Fakat kitabı öğrettiğinize ve okuduğunuza göre: "Rabbaniler olun" der."
    "(Hiçbir rasul) melekleri ve nebileri rabler edinmenizi size emretmez. Sizler müslüman olduktan sonra, kafir olmanızı mı emredecek(ler)?" (Âl-i İmrân 79-80)

    Allah, melek ve peygamberlerin rab edinilmelerinin küfür olduğunu açıklamaktadır.
    Her kim melek ve peygamberleri dua edilen aracılar kılar, onlara tevekkül ederse, menfaatlerin celbini ve zararların giderilmesini onlardan isterse, meselâ: Günahların bağışlanmasını, kalblerin hidayete ermesini, zorlukların giderilmesini ve ihtiyaçların yerine getirilmesini onlardan beklerse, müslümanların icmaıyla o kâfirdir.

    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Rahman (olan Allah) çocuk edindi" dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikrama layık görülmüş kullardır.
    "Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle yapıp-etmektedirler.
    "O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilmektedir; onlar şefaat de etmezler; (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.
    "Onlardan her kim ki: "Gerçekten ben, O'nun dışında bir ilahım" diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırmaktayız." ( Enbiyâ 26-29 )

    "Mesih (İsa), Allah’a kul olmaktan asla çekinmez. Yakın melekler de... Kim Allah’a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, (Allah) onların hepsini huzurunda toplayacaktır." ( Nisa 172)

    "Neredeyse bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp-göçüverecekti."
    "Rahman adına çocuk öne sürdüklerinde (ötürü bunlar olacaktı)
    "Rahman (olan Allah)'a çocuk edinmek yaraşmaz."
    "Göklerde ve yerde olan (herkesin her şeyin) tümü. Rahman (olan Allah)'a, yalnızca kul olarak gelecektir."
    "Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak da saymış bulunmaktadır."
    "Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na, 'yapayalnız tek başlarına' geleceklerdir." (Meryem 88-95).

    "Onlar Allah'ı bırakarak kendilerine ne zarar ve ne de yarar dokunduramayan putlara tapıyorlar ve "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır" diyorlar. Onlara de ki; "Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz? Allah onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." (Yûnus 18)

    "Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiç bir şeyle yarar sağlamaz; ancak Allah'ın dileyip razı olduğu kimseye izin verdikten sonra başka." (Necm 26)

    "O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir?" (Bakara, 255 )

    "Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O'nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettir. O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yûnus 107)

    "Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette "Allah" diyecekler. Deki: "Gördünüz mü- haber verin; Allah'tan başka tapmakta olduklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını onlar kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini onlar tutup-önleyebilecekler mi" De ki: "Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na tevekkül etsinler." (Zumer 38)

    Kur'an'da benzeri âyetler pek çoktur.
    Peygamberler dışında - ilim ve din büyüklerinin - peygamber ile ümmeti arasında; ümmete tebliğ eden, onlara hocalık yapan, onları eğiten ve peşinden gidilen aracılar olduklarını söyleyen de bu sözünde isabet etmiştir.

    Bu âlimler icmâ ettiklerinde, icmâları kesin huccettir. Onlar, sapıklık üzere icmâ etmezler. Bir mes'elede aralarında anlaşmazlık çıktığında onu Allah ve Rasulune havale ederler. Çünkü onlardan hiçbiri masum değildir. Aksine, Rassûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hariç, insanlardan herkesin sözleri içinde kabul ve reddedilecek olanları vardır.

    Nitekim Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

    "Alimler, peygamberlerin mirasçılarıdır. Peygamberler, ne dinar, ne de dirhem miras bırakırlar. Onlar ancak ilmi miras bırakırlar. Her kim ilmi alırsa, bol bir pay almıştır"

    (Buhârî, İlm 10; Ebû Dâvud, İlm 1; İbn Mâce, Mukaddime 17)
    İbn Teymiyye Kulliyat : 1. Cilt : İSTİĞASE -Yardım isteme-




    Peygamberler ve Salih Kişilerle Tevessul Hakkında Fetva



    Yediyüz onbir yıllarında Mısır'da bulunduğum sırada Peygamber (s.a.v.) ile tevessul konusunda benden fetva istemişlerdi. Tafsilâtlı bir cevap yazmıştım. Faydalı olur diye onu burada nakletmeyi uygun gördüm. Zira:


    Tevhid konusunun iyice yerleştirilmesi, şirk ve aşırılık telâkkilerinin kökünün kurutulması ile ilgili esaslar ne kadar anlatılır ve tekrar izah edilirse, nurun âlâ nur olur.
    Yardım Allah'tandır.

    Soru: Saygıdeğer ulemâ ve din büyüklerimizden, peygamberler ve sâlih kullardan şefaat dileme ve tevessülde bulunmanın caiz olup olmadığını açıklamalarını rica ediyoruz.



    Cevap:
    Âlemlerin Rabbine hamdederim.

    Peygamber (s.a.v.)'in, kıyamet gününde, insanlar gelip kendisine müracaat ettikten ve Cenâb-ı Hak izin verdikten sonra halka şefaat edeceğinde müslümanların icmaı vardır.


    Sonra, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat, Allah onlardan razı olsun, Sahabenin ittifak ettikleri ve hadislerin ifade ettiği şu hususta birleşmişlerdir ki, Peygamber (s.a.v.) ümmetinden büyük günah işlemiş olanlara ve aynı şekilde umumi olarak herkese şefaat edecektir.
    Peygamber (s.a.v.)'in, diğer peygamberlere ve salih kullara verilmeyen, sırf kendisine has şefaatleri vardır; bir de diğer peygamber ve salihlerle muşterek şefaatleri vardır; fakat bunda da, O'na ait olanların diğerlerininkine üstünlüğü vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.), mahlûkatın en üstünü ve Rabbi nezdinde yaratılmışların en değerlisidir. Allah'ın, diğer peygamberlerden mümtaz kıldığı birtakım üstünlükleri vardır. Burası, onları uzun uzadıya anlatmanın yeri değildir.
    "Makam-ı Mahmûd" O'na has üstünlüklerdendir. Ki, ona herkes gıpta etmektedir. Şefaatle ilgili hadisler çoktur, mutevatirdir. Sahîhayn'da bunun müteaddit örnekleri vardır. Sunen ve Musnedlerde ise çok sayıda mevcuttur.
    Hâricilerden Vâidiyye fırkası ile Mutezile, şefaatin bazı dereceleri yükseltmek için sırf müslümanların salih olanlarına has olduğunu iddia etmişler, bazıları, şefaati temelden reddetmişlerdir.
    İlim ehlinin, Sahabenin, sağlığında ve huzurunda Hz. Peygamberle tevessül ettikleri ve O'nunla (Allah'tan) şefaat diledikleri konusunda görüş birliği vardır.


    Nitekim, Buhâri'nin Sahihinde Enes b, Mâlik'ten rivayet edildiği üzere, kuraklık olduğunda Hattâb Oğlu Ömer (r.a), Abbas b. Abdulmuttalib ile istiska ederdi (Cenâb-ı Haktan yağmur isterdi); derdi ki:


    "Allah'ım! Kuraklık zamanlarında, Peygamberimizle sana tevessül eder, sen bize yağmur verirdin. Şimdi de, Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz; bize yağmur ver". Ve yağmur yağardı
    (Buhârî, İstiska 3)


    Yine Buhâri'nin rivayetine göre İbn Ömer demişti ki:
    "Şairin şu sözünü zaman zaman hatırlarım ve o dem, Peygamber (s.a.v.)'in yağmur duası esnasındaki mubarek simaları gözlerimin önüne gelir; öyle ki, yağmur olukları doldurup taşırarak bardaktan boşanırcasına inerdi.
    Şâirin şu sözünü:
    - Bembeyaz sima! Bulutlardan O'nunla su beklenir Yetimlerin yardımcısı, dulların sığınağıdır O...
    (İbn Mâce 154; İbn Hanbel 1,7 II, 93)


    Hz. Ömer'in sözünü ettiği Peygamberimizle tevessül meselesi, "istiska" (yağmur duasına çıkma) ile ilgili diğer hadislerde açıklanmıştır. Bu, (Allah'tan), Hz. Peygamberle şefaat isteme kabilinden olup, O'ndan (s.a.v.) dua ve şefaat etmesini isteyip Allah Teâlâ'dan Hz. Peygamberin bu dua ve şefaatini kabul buyurmasını niyaz etmektir. Yani, bizim için şefaatçi ve isteyici olarak O'nu, öne sürmüş oluruz; anam babam O'na (s.a.v.) feda olsun...

    Muaviye b. Ebû Sufyan da, aynı şekilde, Şam'da, halk kuraklık sıkıntısına düştüğünde, Yezîd b. el-Esved el-Cureşî ile tevessul ederek:

    "Allah'ımı Hayırlımızla senden şefaat istiyor ve tevessül ediyoruz" diye yağmur duası yapmış ve "kaldır ellerini ey Yezid!" demiş, O da, diğer müslümanlar da ellerini kaldırıp dua etmişler, nihayet yağmur yağmıştı.
    Bunun içindir ki, âlimler şöyle demişlerdir:

    "Dindar ve salih kimselerle yağmur duası yapmak mustehabdır. Hz. Peygamberin ehl-i beytinden olursa daha iyi olur"

    İşbu şefaat (yardım) isteme ve tevessül etmenin hakikati, ilgili şahsın duasıyla tevessülde bulunmaktır. Çünkü o şahıs, tevessülde bulunan ve şefaat (yardım) isteyen kimse için dua eder ve insanlar da onunla birlikte dua yaparlar.

    Nitekim müslümanlar asr-ı saadette kuraklığa duçar olmuşlardı; bir a'râbî, Hz. Peygamberin huzuruna girdi ve şöyle dedi:
    "Ey Allah'ın Rasulu! Mallar helak oldu, çaresiz kaldık; Allah'a dua et de bize yağmur versin".

    Bunun üzerine Allah'ın Rasulu (s.a.v.) ellerini kaldırdı, şöyle dua etti:
    "Allahım bize yağmur ver"
    "Allahım bize yağmur ver"
    "Allahım bize yağmur ver"

    Gökte en küçük bir bulut yokken, sahil yönünden bulutlar peydah oldu; bir hafta yağmurlar yağdı; gökyüzünde güneşi göremediler.
    Nihayet, aynı a'râbî - veya bir başkası - gelerek :
    "Ey Allah'ın Rasulu! Çaresiz kaldık; evler yıkılıyor! Allah'a dua et, bu yağmuru bizden alsın" dedi.

    Hz. Peygamber ellerini açarak :
    "Allahım! Üzerimize değil, etrafa! Derelere, tepelere, korulara yâ Rab!" Bunun üzerine, bulutlar, elbisenin yırtılıp dağıldığı gibi kaybolup gitti"
    (Buhârî, îstiska 6, 7, 9, 12; Muslim, İstiska 8)


    Bu, Buhârî, Müslim ve diğer hadis kitablarının rivayet ettikleri meşhur bir hadistir.
    Sunen'inde Ebû Dâvûd ve diğerleri, başka bir hadis rivayet etmişlerdir. Bir adam gelerek Hz. Peygamber'e şöyle dedi:
    "Ey Allah'ın Rasulu! Allah'tan seninle şefaat (yardım) istiyoruz ve senden Allah ile şefaat diliyoruz"

    Bunun üzerine Hz. Peygamber, "fesubhanallah!" demeye başladı.
    O kadar ki, durumun vehameti Ashabın yüzünden belli oluyordu.
    Nihayet Hz, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "Yazıklar olsun sana! Allah'ı bilmiyor musun sen? Yaratıklarından hiç kimseden, Allah'a şefaat istenmez. Allah'ın şanı böyle bir şeyden munezzeh ve yücedir"
    (Ebû Dâvud, Sunnet 19)


    Bu açıkça gösteriyor ki:
    Hz. Peygamber ve Ashabın sözlerinde geçen "bir kimseyle şefaat istemenin" anlamı:
    "O kimsenin dua ve şefaati vesilesiyle (Allah'tan) şefaat istemektir"
    Yoksa o şahsın zâtıyla istemek değildir. Şayet zâtıyla olmuş olsaydı, yaratıklardan Allah Teâlâ ile istemek, Allah'tan yaratıklarla istemekten daha evlâ olurdu.
    Gerçek "tevessul", birincisi olduğundan dolayıdır ki, Peygamber (s.a.v.), bedevinin yukarıda geçen "senden Allah ile şefaat istiyoruz" sözünü reddetmiştir. Çünkü şefaatçi, şefaat merciinden, hacet sahibinin isteğini yerine getirmesini ister.


    Allah Teâlâ ise, hiçbir kulundan, yaratıklarının hacetini yerine getirmesini istemek durumunda değildir.
    Her ne kadar bir şair:
    - Yâ Rasûlâllah! Senin nezdinde benim şefaatçim, Rabbu'l-âlemîn olan Allah'tır. Artık böyle bir şefaatçiyi reddetmek kabil mi? diyerek:
    Hz. Peygambere karşı Allah'ın şefaatçiliğinden söz etmiş ise de, bu "munker" (çirkin, gayr-i meşru) bir sözdür ve hiçbir âlim böyle bir şey söylememiştir.

    Yine, Vahdet-i Vucutçulardan biri, Allah Subhânehû ve Teâlâ aracılığıyla Peygamber (s.a.v.)'den şefaat dilediğini zikretmiştir.

    Bu her iki söz de, hata ve sapıklıktır.

    Hakikatte Allah Teâlâ, göklerde ve yerde, herkesin kendisinden istekte bulunduğu yegâne hacet ve dua merciidir. Allah (c.c.), kullarına emreder, onlar da O'na itaat ederler.

    Kendilerine itaat edilmeleri gereken yaratıklara gelince: Bu, Allah Teâlâ'ya itaat olduğu için vacib kılınmıştır.

    Meselâ peygamberler, Allah Teâlâ'nın emirlerini tebliğ ederler; bundan dolayı da, onlara itaat eden, Allah'a itaat etmiş ve onlara biat eden Allah'a bîat etmiş olur.
    Allah Teâlâ buyurmuştur ki:
    "Biz her rasulu ancak Allah’ın izni ile kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan hemen bağışlanma dileseler, rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı." (4 Nisa 64)

    "Kim rasule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince seni onların başına bekçi göndermedik." (4 Nisa 80)

    İlim ehline ve emir(yönetici) lere itaat de, ancak, onlar Allah'a ve Rasûlu'ne itaati emrettikleri sürece vâcibdir.

    Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hadislerinde buyurmuşlardır ki:
    "Müslüman kişi, Allah'a isyanla emrolunmadıkça, sıkıntılı halinde de ferahken de, her zaman (emirini) dinlemek ve (ona) itaat etmekle mukelleftir. Allah'a isyan ile emrolununca, ne dinlemek vardır, ne itaat etmek"
    (Buhârî, Ahkâm 4, Cihad 108; Muslim, İmaret 38; Ebû Dâvud, Cihad 87)

    Yine şöyle buyurmuşlardır:
    "Yaradana isyan olan yerde, yaratılana itaat yoktur"
    (Muslim, İmaret 39; Ebû Dâvud, Cihad 87; İbn Hanbel 1, 94, 409)

    Şefaatçi, sadece ister (şefaat eder); fakat, ne kadar büyük olursa olsun, şefaat konusundaki isteğinin muhakkak yerine getirilmesi ve kendisine itaat edilmesi gerekmez.
    Sahih hadiste varid olduğu üzere :
    "Peygamber (s.a.v.), cariyelikten âzad edilen Berire'den, kocasıyla evliliğine devam etmesini istemişti.
    Hz. Peygamber tarafından muhayyer bırakılan Berire, kocasından ayrılmayı tercih etti.
    Kocasıysa onu çok seviyordu; ağlamağa başladı. Hz. Peygamber (s.a.v.), Berire'den, kocasıyla evliliğine devam etmesini tekrar isteyince, Berîre sordu:
    - Emrediyor musun yâ Rasulâllah?
    Hz. Peygamber:
    - "Hayır, ben ancak şefaatçiyim, karşılığını verdi"
    (Neseî, Kuzât 28)


    Hz. Peygamberin emrine itaat etmenin vacib olduğu, müslümanlar arasında iyice yerleşmişti; fakat şefaati böyle değildi. Zira, şefaatinin ille de kabulü vacib değildi.
    Bundan dolayıdır ki, şefaatini kabulden kaçındığı için Berîre'yi kınamadı. Hal böyle olunca, herhangi bir başka yaratığın şefaatinin kabulü, haydi haydi vacib değildir.
    Yüce Yaratıcı (c.c.), herhangi bir yaratık nezdinde birine şefaatçi olmak gibi bir durumdan yüce ve uzaktır. Aksine O (c.c.), izni olmadan hiç kimsenin kimseye şefaat edemeyeceği sânı yüce Allah'tır.
    Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

    "Rahman(olan Allah) çocuk edindi" dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar ikrama layık görülmüş kullardır. (melekler)
    "Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle yapıp-etmektedirler."
    "O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilmektedir; onlar şefaat de etmezler; (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır."
    "Onlardan her kim ki: "Gerçekten ben, O'nun dışında bir ilahım" diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırmaktayız." (Enbiyâ 26-29)


    Yukarıda geçen hadis-i şerif şunu göstermektedir ki:
    Peygamber (s.a.v.)'den, Allah Teâlâ yanında şefaatçi olması istenir. Yani O'ndan (s.a.v.), dünya ve âhirette şefaat etmeyi Rabbinden istemesi talep edilir.
    Âhirette insanlar, Allah Teâlâ'nın, kendileriyle ilgili hükmü vermesi ve Cennete girebilmeleri için O'ndan (s.a.v.) şefaat isteyeceklerdir.
    O, ümmetinden büyük günah işlemiş olanlara şefaat edecek, Cehennemi haketmiş olan bazı kulların ateşe girmemeleri ve girmiş olan bazılarının da oradan çıkarılmaları hususunda şefaatte bulunacaktır.

    Hz. Peygamberin, sevabı haketmiş olan itaatkâr insanlara da şefaat etmesinin caiz olduğu hususunda, ümmetin cumhuru arasında bir ihtilâf yoktur.

    Fakat, birçok bid'at ehli, Haricîler ve Mu'tezile, O'nun (s.a.v.), büyük günah işlemiş olanlara şefaatini inkâr etmişler ve demişlerdir ki:
    "Hz. Peygamber, büyük günah sahiplerine şefaat etmeyecektir".

    Onlara göre, "kebîre" (büyük günah) sahiplerine Allah Teâlâ mağfiret etmez ve onları, cehenneme girmelerinden sonra, ne şefaatle, ne de başka bir vesileyle cehennemden âzâd etmez.

    Halbuki, sahabe, tabiîn, müslümanların imamları ve diğer ehl-i sünnet ve'l-cemaat mensublarının mezhebi şudur ki,
    Peygamber(s.a.v.), kebîre sahiplerine şefaat edecek, îman ehlinden hiç kimse ateşte ebedî kalmayacak, aksine, kalbinde zerre kadar imanı olan cehennemden çıkacaktır.

    Ancak, işbu "istiska" (yağmur isteme), "istişfa" (şefaat isteme), O'nunla (s.a.v.) ve bir başkasıyla tevessül, O'nun (ve ilgili diğer şahısların) hayatında olur.

    Şu anlamda ki, insanlar O'nun dua etmesini isterler, O da onlara dua eder. Yani onların "tevessülleri" O'nun duasıyla olur.

    "istişfaları" da, O'nun (s.a.v.) şefaatçi olmasını istemeleridir ki, "şefaat" de dua demektir.
    O'nun (s.a.v.) yanında veya O yokken, yahut da ölümünden sonra, O'nun zatıyla tevessül etmeye gelince, O'nun veya diğer peygamberlerden birinin zatıyla yemin etmek veya dualarıyla değil de zatlarıyla Allah'tan istemek de bunun gibidir - böyle bir şey, Sahabe ve Tâbiin'ce bilinen bir husus değildir.

    Aksine Ömer b. Hattâb(r.a.) ve Muâviye b. Ebî Süfyan (r.a.) ve onlarla beraber bulunan diğer sahabe ve sahabenin yolunda yürüyen tabiin, yıllar kurak gittiğinde, meselâ Hz. Abbas ve Yezid b. el-Esved gibi, yaşayan (salih) insanlarla yağmur duasına çıkarlar, onlarla "tevessul" ve "istişfa'da" bulunurlardı.

    Onlar, böyle durumlarda ne Rasûlullah (s.a.v.)'in, ne de bir başkasının kabri başında "tevessül", "istişfa" (s.a.v.) ve "istiska" (yağmur isteme) yapmamışlardır. Bunun yerine, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yerine (bedel olarak) Abbas ve Yezid b. el-Esved gibi (muhterem zevata) müracaat etmişler, hattâ dualarında Rasûlullah (s.a.v.)'e salât ve selâmda bulunmuşlar ve Ömer şöyle demiştir:

    - "Allahım! Huzuruna, Peygamberimizle tevessul ederek gelirdik ve bize yağmur verirdin. (Şimdi de), Peygamberimizin amcasıyla tevessul ederek sana geldik; bize yağmur ver."

    Onlar için Hz. Peygamber hayattayken yaptıkları meşru tevessül yapma imkânı kalmayınca, onun yerine böyle yapmışlardı. Yoksa onların, Hz. Peygamberin kabri başına giderek O'nunla tevessülde bulunmaları veya sahraya çıkarak yaptıkları dualarında Rasûlullah'ın canını (yüce mevkiini) ve buna benzer hususiyetlerini dile getirerek, yaratık adına Allah'a yemin etme ve bununla istekte bulunmayı içine alan sözlerle dua etmeleri:

    "Allah'ım! Peygamberinle ve Peygamberinin câhı ile senden istiyor ve sana karşı bununla yemin ediyoruz" demeleri ve bugün bazı insanların yaptıklarını yapmaları pekâlâ mümkündü.

    Bazı cahiller, Rasûlullah'tan şöyle bir hadis rivayet ederler:
    "Allah'tan bir şey isteyeceğinizde, benim câhım (Allah yanındaki yüce mevkiim) ile isteyiniz. Çünkü benim Allah yanındaki cahım pek büyüktür".

    Bu hadis uydurmadır.
    Hadis ehlinin güvendiği hiçbir kitabda olmadığı gibi, hadis âlimi hiçbir kimse tarafından da zikredilmemiştir.

    Gerçi, Hz. Peygamberin Allah yanındaki câhı (mevkii) bütün nebi ve rasullerinkinden büyüktür. Allah Subhanehû ve Teâlâ, Musa ve İsa (aleyhimesselâm)'ın, Allah katında saygın (vecih: muteber) olduklarını haber vermiş ve buyurmuştur ki:

    "Ey iman edenler, Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah katında vecihti." (Ahzab 69)

    "Melekler şöyle demişlerdi: "Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. İsmi Meryem oğlu İsa Mesih'tir.(O) dünya ve ahirette şanı yüce ve Allah'a yakın olacaklardandır." (3 ÂI-İ İmrân 45)

    Musa ve İsa (a.s.) Allah (c.c.) yanında saygın iki nebî olunca, öncekilerin ve sonrakilerin imrendikleri Makam-ı Mahmûd'un, Kevser'in ve kenarındaki kâseleri gökteki yıldızlar adedince, suyu sütten beyaz, baldan tatlı olan, bir içenin bir daha susamayacağı "havz"ın sahibi, Âdem neslinin efendisi Muhammed (s.a.v.)'in Allah katındaki itibarını artık düşünün!

    Kıyamet günü, Adem (a.s.)'in ve ulu'l-azm olan Nuh, İbrahim, Musa ve İsa'nın (Allahın salât ve selâmı hepsi üzerine olsun) geri durdukları bir sırada şefaatin gerçek sahibi ve gerçek ehli O'dur.
    O gün şefaat için öne çıkacak olan, "Liva"(sancak)'nın sahibi de O...
    Âdem (a.s.) ve diğerleri O'nun sancağı altındadırlar o gün!
    O, Âdem evlâdının efendisi ve Rab Teâlâ yanında herkesin en şereflisidir. Bir araya toplandıklarında peygamberlerin lideri (imamı), hepsinin sözcüsüdür. Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun, büyük makam sahibidir O...
    Ancak... yaratığın yaratan yanındaki yeri, yaratığın diğer bir yaratık yanındaki yerine benzemez. Şöyle ki, hiçbir yaratık, O'nun (c.c.) izni olmaksızın şefaat edemez:

    "Göklerde ve yerde olan (herkesin her şeyin) tümü. Rahman (olan Allah)'a, yalnızca kul olarak gelecektir."
    "Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak da saymış bulunmaktadır." (Meryem 93-94)

    "Mesih (İsa), Allah’a kul olmaktan asla çekinmez. Yakın (mukarreb) melekler de... Kim Allah’a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, (Allah) onların hepsini huzurunda toplayacaktır."
    "İman edip salih amel işleyenlere gelince... Onlara ücretlerini eksiksiz ödeyecek ve onlara kendi fazlından daha da arttıracaktır. (Allah’a kulluk etmekten) kaçınan ve büyüklük taslayanlara gelince... Onlara çok acı bir şekilde azab edecektir. Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamayacaklardır." (Nisa 172-173)

    Bir yaratık, bir başka yaratık yanında, berikinin izni olmadan şefaatçilik yapabilir; çünkü istenenin hasıl olması konusunda onunla ortak (musâvi) dir.
    Halbuki, Allah Teâlâ'nın ortağı yoktur. O (c. c.) buyurmuştur ki:

    "Muşriklere de ki; "Allah dışında ilâh olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar ne göklerde ve ne de yeryüzünde zerre kadar bir şeye sahip değildirler. Gökler ile yeryüzü üzerinde hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi onların hiçbiri Allah'ın yardımcın da değildir."
    "Allah katında O'nun izin verdiği kimseler dışında hiç kimse şefaat, aracılık edemez. Bu konuda izin bekleyenlerin yüreklerini ürperten korku yatıştırılınca biribirlerine "Rabb'iniz ne dedi?" diye sorarlar.
    Cevap verenler "O gerçeği söyledi, O yüce ve büyüktür" derler." (Sebe' 22-23)


    Peygamber (s.a.v.)'in, kabirlerin mescid haline getirilmesini yasakladığı, böyle yapanları lanetlediği, kendi kabrinin çok gidilip gelinen bir yer (id) haline getirilmesinden sakındırdığı konusunda epeyce hadis vardır. Çünkü, insanlar arasındaki şirk, ilk kez Nuh (a.s.)'ın kavmi içerisinde ortaya çıkmıştır.
    (Şeyhul İslam İbni Teymiyye’nin Mecmuul Fetava cilt 1. Şirk Ve Tevessul)
     
  4. Sabır-Ehli

    Sabır-Ehli Acemi Üye Silver

    KABİRDEKİ , ÖLÜ MÜ YOKSA DİRİ Mİ ?

    Tasavvuf kültüründe şöyle bir inanç söz konusudur :
    Allah dostu evliya kimselerin ölmeyeceğini çünkü Allahın Kurandakişehidlere ölüler demeyin zira onlar diridirler ve Rableri katında rızıklanmaktadırlar[Bakara 154, Âl-î İmran 169] ayetini kanıt gösterirler.

    Bu iddiaya üç yönden cevap veririz.

    1_ : Allah Azze ve Celle Peygamberleri için bile ölüm kelimesini kullanmış, onların öleceklerini, öldüklerini birçok ayette zikretmiştir.
    Misal olarak ;Biz senden önce de hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen sanki onlar ebedi mi kalacaklar.”[Enbiya 34]
    Suleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. [Sebe’14]
    Size gelen peygamberlerden bir kısmını yalanlarken, bir kısmını da öldürüyordunuz.”[ Bakara 87]
    Her nefis mutlaka ölümü tadacaktır.”[Âl-î İmran 185]

    Durum böyle iken bütün mahlukat ölümlü olduğu ve peygamberler de öldüğü halde bu zavallılar kabirlerde kimlerle konuşuyorlar acaba ?
    [SIZE=-0]İlla da onlar ölmedi diyorlarsa, diri ve güçlü kuvvetli şifa veren evliyalarını niçin gömüyorlar toprağa ?


    2_ : Şehidlere ölüler demeyin demek Allah onları diriltti ve cennet nimetlerini ikram etti demektir.
    Burada şehidliğe teşvik ve onun makamının övülmesinden başka, o şehidlerden yardım dileneceğine dair hiçbir anlayışa yer yoktur. Nice şehidler biliyoruz ki onlar da herkes gibi birer insandı ve olağanüstü kerametler göstermez, birilerine şifa ve bereket vermezlerdi. Hayatta iken insanların yardımına yetişemeyen, onlara rızık ve evlat veremeyen, hastalıklara şifa veremeyen aciz insan öldükten sonra da asla bunlara güç yetiremez. Bu inanışlar İslamın şiddetle reddettiği şirktir.

    3_ : Şehid Allah yolunda öldürülen kimseye verilen isimdir. Oysa onların yardımını, şifasını, bereketini, şefaatını dilendikleri yatırların neredeyse hiçbirisi savaş yüzü görmemiş çilehanelerinde ömür tüketmiş, kaygısız kimselerdir.
    İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak da cihaddır lakin o sahte veliler kalpleriyle konuştukları için ya da gûyâ batınî ilim bildikleri için(!) kimse onların seviyesinde olamamış ve onların halinden bir şey anlamamıştır.
    İşte bu yüzden onlar kendilerinden istifade edilmeden ölmüşlerdir.
    Evliyalık demek falanca tarikatın şeyhi olmak, ölünce postu oğluna bırakmak, insanların dini hassasiyelerini istismar ederek saltanat kurmak demek değildir.
    Evliya; Allah’ın emir ve yasaklarına riayet eden, din adına konuştuğu ve yaptığı her şeyi Kur’andan ve sahih sünnetten isbat eden, din kardeşlerinin hayrı için gecesini gündüzüne katan, gerekirse Allah için canını veren fedakar mü’minlerin vasfıdır. Bu vasıfları taşıyan her mu’min velidir, Allah dostudur ve onun hiçbir keramet göstermesi de gerekmez.
    Zira cennetle müjdelenen sahabelerin veya dört halifenin hangi kerametini biliyorsunuz. [Sebe 22: (Muşriklere) de ki: Allah'tan başka tanrı saydığınız şeyleri çağırın! Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahiptirler. Onların buralarda hiçbir ortaklığı yoktur, Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktu]
    Oysa post düşkünü riyakarlar adına uydurulan gûya kerametler saymakla bitmez.
    Abdullah ibn-î Mubarek der ki: Sünnet üzere yaşayıp ölerek Allah’ın huzuruna gitmek her Müslüman için bir keramettir (şeref ve seçkinliktir).
    Türbelerde yatan kimselerin ölmediğine inanmak, onların ibadet ettiğine, savaşa gittiğine inanmak tamamen batıl ve asılsız hurafelerin dine bulaşmasından kaynaklanmaktadır. Bakarsınız ki bir türbenin kapısında su ibriği doldurulmuş, yanına havlu asılmış; ölü kalkıp abdest alsın diye!
    Oysa Allah Azze ve Celle Kur’anda Peygamberimiz (s.a.v.) ‘e hitabenÖlüm sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et.”[Hicr 99] buyurmaktadır. Yani ölüm geldiği andan itibaren ibadet imkanı yoktur, mükellefiyet sona ermiştir.
    Şu inanca bakın ki bir ölü üzerindeki yüzlerce kilo ağırlığındaki sandukanın altından kalkıp abdest uzuvlarını yıkayabiliyor! Oysa onu başkaları yıkayıp gömmüştü toprağa!
    Yok eğer ruhu çıkıyor, bedeni orada kalıyor ise ruhun abdest alması için su getirmek ne garip iştir. Yahut Uhud’da, Bedir’de şehid olan sahabelerden kalkıp abdest alır diye hangisinin başına su kabı bırakıldı.
    Bunlar bu meseledeki ayet ve hadisleri bilerek düşünen aklın kabul etmeyeceği yönlerden sadece birkaçı. Bu inanışların hiçbir ayete ve hadise dayanmadığını, tamamen aykırı ve safsata olduğunu bilseler tövbe etmezler mi acaba ?
    Cehalet insana neler yaptırmaz ki ?
    İlacın, sobanın, yüksekten düşmenin tehlikelerini bilmeyen bir çocuğu düşünün. Aklı ermemek veya öğrenmemiş olmak bilmeden birçok tehlikeye atıverir insanı.
    Bir de bu cehaleti körükleyen sapkın fırkalar, bu işten dünyalık elde eden mel’unlar hesaba katılırsa, dinini saf menbaından almamış, o menbaı hiç aramamış insanın hali nice olur.




    [/SIZE]

    ÖLMÜŞ KİMSELERDEN İSTEKTE BULUNMAK





    Ölümlerinden sonra ve gıyaplarında melek ve peygamberlere dua etmek, onlar aracılığıyla istekte bulunmak ve bu durumda şefaat etmelerini dilemek, (onlardan şefaat talep etme anlamında) heykellerini dikmek; Allah'ın teşri buyurduğu, bir peygamberi onunla gönderdiği veya bir kitabı onunla indirdiği hiçbir din yoktur.

    Böyle birşey müslümanların ittifakıyla ne vacib, ne de mustehabtır.

    Ne sahabeden, ne de hakkıyla onlara tâbi olanlardan biri böyle bir şey yapmış ve ne de müslümanların müctehid imamları böyle bir şeyin yapılmasını istemiştir.

    Her ne kadar halk içinde ibadet ve zühd sahibi kimselerden bazıları bunu yapıyor ve bu konuda birtakım hikâye ve rüyalar anlatıyorsa da, aslında böyle şeylerin hepsi şeytanın eserlerindendir.

    Bu âbid ve zâhidlerden kimileri, ölüye (istekte bulunma anlamında) dua, onunla şefaat istemek ve ondan istiğasede bulunmak konusunda kasideler dizer, ya da peygamber ve salihlere medhiyeler söylerken bu gibi şeyleri de bu medhiyeler arasında zikrederler. Bunların hepsi Müslüman imamların ittifakıyla, bunlardan hiçbiri meşru, vacib ve müstehab olan davranışlardan değildir.

    Her kim ne vacib, ne de mustehab olmayan bir şeyle ibadet eder ve onun vacib ya da mustahab olduğuna inanırsa, sapıktır, bid'at ehlindendir. İşlediği bu bid'at, iyi bid'at değil, din âlimlerinin ittifakıyla kötü bir bid'attir.

    Allah'a, ancak vacib ya da müstahab olan bir fiille ibadet edilir.

    Ne yazık ki birçok kimse, bu tür şirklerde yarar ve maslahatların bulunduğunu söylemekte, ya akıl veya zevk ya da taklit ve rüyalarla bu söylediklerini delillendirmeye çalışmaktadır.



    Bunlara iki yoldan cevap verilir:



    Birisi: Nass ve icma delilidir.

    Diğeri ise: Kıyas, hiss-i selim ve iddialarındaki zararı açıklamaya itibar etmektir. Çünkü ondaki zarar, sandıkları maslahattan çok daha ağır basmaktadır.



    Birinci hususa gelince, onlara şöyle cevap verilir:

    İslâm dininde zorunlu olarak ve tevatür ile İslâm ümmetinin selefi ve müctehid imamlarının icmaıyla bilinmektedir ki, bu ne vacib, ne de müstahabtır.

    Yine bilinmektedir ki, ne Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), ne de ondan önceki peygamberlerden herhangi biri meleklere, peygamberlere ya da salih kimselere dua edin veya ölümlerinden sonra, ya da gıyaplarında "onlarla şefaat dileyin " diye bir tavsiyede bulunmamıştır, bir kimse:

    Ey melekler! Allah katında bana şefaat edin; Allah'tan isteyin; dileyin ki bize yardım etsin, bize rızık versin veya bizi hidayete kavuştursun, dememiştir.

    Aynı şekilde hiçbir kimse, peygamber ve salihlerden ölen ne; Ey Allah'ın peygamberi! Ey Allah'ın Rasulu! Benim için Allah dua et; benim için Allah'tan iste; bağışlanmamı dile; Allah'tan dileki günahlarımı bağışlasın; beni hidayete kavuştursun; bana yardım etsin, ya da bana sıhhat ve afiyet versin, dememiştir.

    Yine hiçbiri:

    Günahımdan, rızkımın azlığından veya düşmanın bana hâkimiyet kurmasından sana şikâyet ediyorum. Ya da:

    Bana zulmeden falanı sana şikâyet ediyorum, dememiştir. Bunları söylemedikleri gibi:

    Sana misafir olarak geldim; sana komşuyum; sana sığınanları korursun; sen, kendisine sığınılanların en hayırlısısın, dememiştir.

    Yine onlardan hiçbiri, böyle bir şeyi kâğıda yazıp mezarın başına asmamış, ya da falana sığınıyorum diye bir not yazarak o notu götürüp, sığındığı yerde çalışan birine vermemiştir.


    Ehl-i Kitab ve müslümanlar içindeki bid'at ehlinin yaptıkları bu gibi şeyleri yapmıyordu.

    Nitekim Hıristiyanlar kiliselerinde, müslümanlar arasında çıkan bid'at ehli de peygamberlerle salih kimselerin kabirlerinde ve gıyaplarında bu tür şeyleri yapmaktadırlar.

    Oysa İslâm dininde zorunlu olarak Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bu ümmete böyle şeyleri teşrî buyurmadığı mütevatir nakil ve müslümanların icmaıyla bilinmektedir.

    Aynı şekilde daha önce gelen peygamberler de, bu gibi şeylerden hiçbirini teşri buyurmamışlardır.

    Ne peygamberlerinden Ehl-i Kitaba ve ne de Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'den müslümanlara böyle bir nakil vardır.

    Hattâ ne sahabeden, ne de hakkıyla onlara tâbi olanlardan biri böyle bir şey yapmıştır. Müslüman müctehidlerden de bunu hoş karşılayan olmamıştır.

    Ne dört imam, ne de bir başkası. İmamlardan hiçbiri, ne hacc ibadetinde, ne de başka bir ibadette Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kabri başında Peygamber'den şefaat etmesini, ümmeti için dua etmesini ya da ümmetin başına gelen dinî veya dünyevi bir musibeti kendisine şikâyet etmeyi hoş karşılamış değildir.



    Nitekim Ashab, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, vefatından sonra nice belâlarla karşı karşıya kalmışlardır; bazen kuraklıkla yüzyüze gelmiş, bazen yemek için yeterli gıda maddesi bulamamış, bazen güçlü düşman ordusu ve korkuyla karşı karşıya gelmiş, bazen de günah ve vasiyetlere maruz kalmışlardır. Ama onlardan hiçbiri ne Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, ne Hz. İbrahim 'in ve ne de peygamberlerden herhangi birinin kabrine gidip:

    Kuraklığı veya düşmanın kuvvetini ya da günahların çokluğunu sana şikâyet ediyoruz. Yahut:

    Ümmetine rızık vermesi veya onlara yardım etmesi ya da günahlarının bağışlanması için Allah'tan istekte bulun, dememiştir. Aksine, müslüman müctehidlerden hiçbiri bu gibi sonradan ortaya çıkmış bid'atleri hoş karşılamamışlar.

    Bu tür şeyler, müslüman müctehidlerin ittifakıyla ne vacib, ne de müstahabtır.
     
  5. (((__meftun__)))

    (((__meftun__))) Cezalı Üye

    Vesile ciplak anlamda, bizleri iman'a vesile kilan sey... Ben öyle biliyorum...
    Bu bir siir de olabilir, bir ayet de olabilir ya da herhangi bir insan da olabilir...
    Bizler iman ettikten sonra nasil yasayacagimizi ögrenir ögrendigimiz istikametinde de yasariz...
    Bunun üzerinde "Seyhi vesile kilmak", ya da "falani kendimize vesile kilmak" nedir ben bilmiyorum... Anlayamiyorum da...
    Bel ki de su demek...
    Yarin Kiyamet gününde kurtarilmamiza vesile olacak sey...
    Biz Allah'a güvenmiyor muyuz..?
    Ciddi söylüyorum,
    Kafir olmak yerine göre cok kalin bir cizgi
    Ve yerine göre de, incenin incesi, incenin incesi bir cizgi...
    Dikkat edin ve ne yaptiginiza da dikkat edin, yarin cok gec olabilir...
     
  6. bekkain

    bekkain diyâr-ı gurbet Süper Moeratör

    Biz Allah'a güvenmiyor muyuz..?

    güzel bir soru....
     
  7. Gözümün_Mavisi

    Gözümün_Mavisi Çalışkan Üye Silver

    Vesile dediğiniz şey bir anlamda Allah'ın emir ve yasaklarıdır. Onlara bütün müslümanlar uyar. Vesile budur. Tarikat ya da tasavvuf adı altındaki vesile, tehlikeli bir yola revan olmaktır, dikkat edilmelidir.